Yıldönümleri resmî tarih parçalarıdır.
Bir insanın ya da ilişkinin resmî tarihi de olabilir bu; bir devletin ya da devletlerin de.
Doğumları, nikâhları, kuruluşları, antlaşmaları yıldönümlerinde kutlarız.
Asıl kutladığımızın –tabii içtenlikle kutluyorsak eğer- hayatın ilk günü değil de bir hayatın bütünü; bir imza değil de birlikte bir hayat; bir tokalaşma değil de o tokalaşmadan çok sonra hayata geçen barış olduğunu biliriz oysa.
Kutlanası olan gayriresmi ve gerçektir; kutladığımız ise, kutlanası olanın sembolik bir parçası, takvimdeki koordinatlarıdır en fazla.
Sevincin değil hüznün hükmettiği yıldönümleri için de geçerlidir bu; tek bir günden ziyade o günkü olayı hazırlayan süreç ve olay sonrasındaki acı, boşluk, çaresizliktir andığımız.
Ama insanlık maceramızın o kadar önemli adımları var ki, onların yıldönümleri “sembolik” olmanın çok ötesinde bir işlev taşıyabilir; resmî tarihe bakarken bu adımların gerçek hayatımızdaki izdüşümü üzerinde düşünebiliriz.
10 Aralık 1948’de, Paris’te böyle kritik bir adım atıldı.
Altmış yıl sonra, hayatımızdaki karşılığı hâlâ eksik kalmış bir adım.
* * *
10 Aralık 1948’de, Paris’te Birleşmiş Milletler’in 58 üyesince kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Antik Yunan’dan itibaren gündemde olan “doğal hak” anlayışını ilk kez uluslararası bir metinde ayrıntılandırır.
Her türlü yasanın ve yasağın üzerinde bir hak kavramı tanımlar.
Her insanın, insan olduğu için temel hak ve özgürlüklere sahip olması gerektiğini kayda geçirir.
İnsanlık tarihinin en fazla lisana çevrilmiş belgesi olan beyanname, 18. maddesinde şöyle der:
“Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır; bu hak, din ve inanç değiştirme hürriyetini ve dinini veya inancını tek başına veya topluca, kamusal veya özel alanda, öğretim, uygulama, tapınma veya ibadet yoluyla izhar etmek hürriyetini içerir.”
Aynı beyannamenin 26. maddesi de şöyledir:
“Her şahsın öğrenim hakkı vardır... Yüksek öğretim, meziyetlerine göre herkese tam eşitlikle açık olmalıdır.”
Velhasıl, dinsel inancın kamusal ve özel alandaki tezahürlerinin de, üniversite eğitiminin de insanın temel hak ve özgürlükleri kapsamında olduğu altmış yıl önce evrensel olarak kabul görmüştür.
Ve son altmış yılda olduğu gibi bugün de, dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca ilkokul çocuğuna ders olarak öğretilmektedir bu.
* * *
Boğaziçi Üniversitesi’ne iki gündür sivil itaatsizlik hâkim.
Başörtülü öğrenciler ve onları destekleyen kızlı erkekli kalabalık bir grup, içlerinden birinin Taraf’a anlatırken kullandığı ifadeyle “hurra... hep beraber koşup alkışlayarak” giriyorlar okullarına.
Çünkü tek tek, sakin sakin, yürüyerek girmeleri mümkün değil; çünkü kampusun bütün kapılarında Boğaziçi’nin yeni rektörü Kadri Özçaldıran’ın gönderdiği “Başörtülü, kapüşonlu, şapkalı girilmez” talimatı var.
Boğaziçililer haklı olarak, eski rektörlerinin başörtüsü yasağına direndiğini hatırlıyor, ülkenin en özgür kampuslarından biri oldukları günleri özlüyor ve yasakçı uygulamaya boyun eğmemeye kararlı görünüyorlar.
Bu “itaatsiz” Boğaziçililerden öğreniyoruz ki, Rektör Özçaldıran bile kendi talimatına sahip çıkamıyor:
Dün bir grup öğrenciyle görüşmesinde, “Yasak benimle alakalı değil ki, hukuki bir zorunluluk” diyerek Anayasa Mahkemesi’nin üniversitedeki başörtüsü yasağını sürdürme yanlısı kararına gönderme yapmış.
* * *
Zorlu sınavları geçerek okumaya hak kazandıkları okullarına girmek için topluca turnikelere hücum etmek zorunda kalan Boğaziçililerin aklında herhalde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi yoktu.
Ama hiç kuşkusuz, başörtülüler de onların başı açık arkadaşları da uygulanmak istenen yasağın, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen, aslında “hukuki” olmadığının farkındalar.
Eminim, vicdanlarında gayet iyi biliyorlar ki, bir şeyin yasak olması “hak” olmadığı anlamına gelmiyor.
Biliyorlar ki, maceramızı insani kılan sadece haklarımızı kayda geçiren evrensel beyannameler değil...
Aynı zamanda, haklarımızı engelleyen yasakları sonuna kadar zorlamanın, delmenin yolunu deneyen sivil itaatsizlik hareketleriyle yazılıyor insanlığın tarihi.
Düşünün bir, Amerika’da siyahlar –ve ayrımcılık karşıtı beyazlar- haklarını unutup yasaklara itaat etseydi eğer, 1954’te ünlü Brown davası, eğitimdeki segregasyonu bitirecek şekilde sonuçlanır mıydı; siyahlar üzerindeki yasakları kaldıran 1964 Yurttaş Hakları Yasası ve 1965 Seçmen Hakları Yasası kabul edilir miydi?
* * *
Anayasa Mahkemesi’nin üniversitede başörtüsü özgürlüğünün önüne set çeken kararı bizi ne kadar utandırsa yeridir.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde kayda geçtiği haliyle, dinsel inanç ve eğitim haklarının dolaysız bir ihlali olan başörtüsü yasağı bizi ne kadar utandırsa yeridir.
Bu utancı yaşamak istemediği için zorla okullarına giren öğrencilerin ve onları, sınıflarına kabul edip “gerekirse, kampus dışında çadırda da ders veririz size” diyen hocalarının karşı koyuşu, evrensel bir hakka sahip çıkma eylemidir.
10 Aralık 1948’de atılan o önemli adımın, altmış yıl sonra hayatımızda hâlâ eksik olan karşılığını tamamlama çabasıdır bu.