Allahın adıyla
Tanınmış hürriyet ve demokrasi muallimi Monteskio’nun
demokrasi memleketleri için bir temennisi vardır. Kuvvetler birliğini mevzuu
münakaşaya koyan düşünür sonunda onu da beğenmez tenkit eder, kuvvetler
ayrılığını ele alır. Onun da mahzurlarını sayar döker ve der ki;
“Bir memlekette hiç değilse matbuat hür olmalıdır.”
Hâlbuki zamanın matbuatına bakar; “Heyhat, o da bugün satılmış haldedir.” diye
teessürlerini yansıtır. Nihayet millet ve memleketi kurtaracak bir şey kalıyor
o da, tesirsiz, adil mahkemeler, der. “Bir memleket bu sonuncusundan da
mahrumsa artık iflah olmasına imkân yoktur” diye ilave eder.
Bizde kala kala sonuncusu kalmıştı. Matbuatımız gerek
ayakta kalabilmek için ve gerekse gücünü sürdürmek için hep birilerine ya da
bir yerlere maşalık etti, etmek zorunda kaldı. Bugün onca ulusal ölçekte yayın
yapan gazetelerde kaç tane güvenilir olanını gösterebilirsiniz? Bir elin
parmaklarını geçebileceğini sanmıyorum.
Son senelerde elimizde kalan bağımsız yargı da
güvenilirliğini yitirmektedir. Yargıya fesat karıştıran, leke vuran, siyasi
menfaatlerine alet eden insanlar zuhur etmiştir. Ülke insanının dayanağı
kalmamıştır. Bugün karşımızda duran Anayasa Mahkemesi örneği yeni değildir.
İstiklal Mahkemeleri, Yassıada duruşmaları, 12 Eylül yargılamaları hep
birbirinin ya da bir şeylerin gölgesi altında vuku bulmuştur.
Matbuat Monteskio’nun satılmış matbuatıdır.
İnsanımızın güvenilir haber ve tarafsız yorumlarına müracaat edeceği
kaç tane gazetemiz vardır? Bunların içinden de bir ideolojinin sesi
olmayan kaç adet çıkacaktır?
Büyük umutlarla iktidara gelen hükümet partileri
zamanla halktan, egemen güçlerin, ordunun vesayetine doğru kaymaktadır.
Yargının da bağımsızlığı kalmamıştır. Halkın elinde sadece ve sadece Meclisi
kalmıştır. Dört ya da beş senede bir yenileme şansı olan meclisi.
Ne basının ne de diğer herhangi bir kuvvetin himayesine
vatandaşın ihtiyacı yoktur. Halkın umumi hayatımız üzerindeki siyasi
rolü insanımızın en güçlü kozu olmaktadır. Vatandaş her zaman
olduğu gibi kanunun himayesine muhtaçtır. Sosyal ve hukuk devletinin gücü
vatandaşına verdiği destekten ileri gelecektir. Vatandaşına cephe alan bir
devlet yapılanmasından değil. Bütün kuvvetlerin ve kıymetlerin kendisini terk
ettiği zamanda da ferdin yegâne güveni yine kanundur. Fakat bu kanunların
layıkıyla, hakkıyla mevcut olduğu, kanunun uygulayıcılarının adalet kavramını
her şeyin üstünde kabullendikleri yerlerde böyledir. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti
“Anayasal bir hukuk devletidir” tekerlemesinin içinde değil.
Devlet sözde kanun, hukuk devleti olarak
yaşatılmaktadır. Hâlbuki bu ancak ona gösterilecek derin ve umumi bir bağlılıkla
mümkündür. Adamına göre, mevkiine göre, partisine, nüfusuna göre tatbik edilen
kanunlar ve uygulamalarla anayasal düzen dayatması belki bir netice verecektir.
Lakin netice gene hüsran olacaktır.
Demokrasiyi hakkıyla ayakta tutacak olan matbuattan ülkede
ümit kalmamıştır. Siyasi partiler ise ne derece halis niyetlerle, fakir fukara
garip guraba edebiyatıyla oluyorlarsa da zaman içerisinde statükonun
boyunduruğuna teslim olmaktadırlar. Bu beyanda halkın elinde adil hukuk
sistemi, kanunlar kalmaktadır. Kanunları da tatbik eden adalet erbabının icrayı
meslek esnasında hiçbir harici baskıya boyun eğmeden vazifelerini icra etmeleri
şarttır. Toplum hayatı içinde iktisaden zayıf durumda olan milyonlarca
vatandaşının ezilmesine ve teker teker mahvolmasına seyirci kalan bir devlet,
hem ekonomik gücünü her gün biraz daha kaybetmek hem de rejim bakımından büyük
sarsıntılara ve çöküntülere uğramak tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyor
demektir.
Sınıflar arasında ekonomik dengelerin
sağlıklı bir yapıya oturtulamadığı ülkemizde ideolojik hukuk, adamına
göre matbuat vatandaşları sıkmakta ve devlete olan güveninin sorgular hale
getirmektedir. Peşin hükümler, ideolojik yönelişler, kimliğine göre kayrılma
veya horlanma, inancını, etnik kimliğini küçük görmeler kendini halkından üstün
gören fikir yapılanması memlekette adaleti tesis etmekte zorlanacaktır.
Adaletin tesis edilemediği bir düzen ise düzensizliktir ve uzun ömürlü olması
zordur.
Tarih içinde krallar, diktatörler, baskı ile
hükümdar olmuşlardır ama adaletten yoksun sistemler rüzgârın önündeki kuru
yaprak gibi dağılıp gitmişlerdir.
Evvela hâkimlerimizi savcılarımızı teminat altına
alalım. Onları siyasi ve ideolojik baskıların maddi ve manevi nüfuslarından
kurtaralım. Kanun adamlarının terfi ve tayinlerini her türlü siyasi ve
ideolojik baskılardan azade gerçekleşmesine dikkat edelim.
Bilal Atış
b.atis73@gmail.com