Sen gidince ben, ne varsa hayata dair tüm güzel anılarla birlikte
sandıklara kaldırdım. Sen gidince ben, küçük bir çocuk edasıyla anne hasreti
çekermiş gibi kimse görmesin diye gözyaşlarımı sakladım. Sen gidince, sen
gidince yaşamış olduğumuz güzel “Iğdır” ımızı da bırakıp gitmek istedim. Beyaz
bir kâğıt konuldu önüme vasiyetimi yazıp bitirirken farkına vardım, sen benden
gidince ben senden ve senli olan her şeyden gidemedim.
Sen gidince karanlık gecelerde yolumu aydınlatan bir kandil aradım.
Suskun yıldızlara söyledim derdimi, sen gidince seher vaktinde esen ılık rüzgârlara
anlattım seni ne kadar sevdiğimi. Çaresiz bakışlarda ve bana acıyan dostlarımla
paylaştım bir aşkın özlemini. Sen gidince, sen gidince aşktan geriye ne kaldıysa,
her şeyin çocukluğumdan ibaret olduğunu anladım. Sen gidince, çocukluğum ve
aşkımın saflığıyla yüzleştim ve her yeni güne başlarken her şey bitti dedim.
Sen gidince, bende gittim senin “ Fatıma” benim “Ali” olacağımız hayallerden. Ne sen “ Fatıma” gibi sadık çıktın bana, ne de ben “Ali” gibi sabırlı oldum yaşananlara. Yine de
hayalini kurduğumuz bir evde, sade bir köşeye sende gelirsin diye
seccadelerimizi açık ettim. Kaç gece geçti sensiz, sen gidince yalnızlık
“Allah” a mahsus deyip tüm yalnızlığımla secdeye gittim. Sen gidince, bende tüm
saflığımdan geçtim.
Sen gidince, kalplere inen “Kuran” ı indirdim rafları tozlu olan kitaplığımdan.
Ellerim arasında tutup intikam yeminleri ettim. Kimse üzülmesin diye ve kimse
fakirliğinden dolayı yenilgiye uğramasın diye senin gibilerin yaptığı gibi
işime yarayacak her “Ayet” i ezberledim.
Sen gidince,“Hayat bir oyundan ibarettir “ ayetiyle bu oyunu senin
kurallarınla oynamaya karar verdim. Takvanın sizin için sadece isimden ibaret
olduğunu bilsem de senin gibilerin ortamında bulunmak için ve sizin gibilerin
yaptığı gibi “Allah’ın ayetleri” ile saflık elbisesini bırakıp “Takva”
elbisesine büründüm. Artık sakallarımı uzatıyor ve İslami sohbetlerde en güzel
kıssaları ben anlatıyorum. Ve kısa süre sonra bende senin gibi zenginlik, makam
ve şöhrete katılıyorum.
Senden sonra güzel ve saf bir kızla karşılaşıyorum. Bana âşık olduğunu
söylüyor, o da tıpkı senin gibi babası zengin olanlardan. Cemaatin önde
gelenlerinden yani, herkes tarafından saygı duyulan bir aileden, paraları çok
diye, zenginliklerinden dolayı caminin lobisinden yer ayıranlardan hani. Hayat
beni yalanlarının aynısıyla kandırmaya çalışmakta. Benliğim ise senin gibilere
karşı en ağır silahlarla çatışmakta.
Ama ben senin gibi kandırmıyorum kimseyi, olmaz diyorum o kıza, senin
bana demiş olduğun gibi. Neden? Diye soruyor, Ne cevap veriyorum biliyor musun?
Hayır! Ne senin gibi biz mutlu olamayız deyip kestirip atıyorum ne de
maddi durumun bizim ilişkimize zarar verir diyorum. En masum ve en güçlü
sözlerle tuzak kuruyor ve “ Hiç bilenle
bilmeyen bir olur mu?” deyip savıyorum.
O da anlıyor senin gibilerin saklandığı yıkılmaz duvarlara
saklandığımı “ben senin benim için hayırlı olduğunu düşünmüştüm sen ise bana
tuzak kuruyorsun diyor “ Ben ise “Allah
tuzak kuranların en hayırlısıdır” diyorum.
Artık işime gelmeyen hiçbir şeyi yapmıyorum. Her şey dengi dengine
diyordun ya, senin yaptığın gibi artık evlenmek istemediğimde Kuran’a
başvuruyor ve hayırlı çıkmadı diyorum. Karşımdakiler de bir zamanlar benim gibi
saf olacaklar ki, çocuk yaparken de istihare açıp açmayacağımı belki doğacak
çocuğumun hayırlı mı hayırsız mı olacağını sormuyorlar. Ne kadar da saflar
değil mi? Oysa ben de artık gitmek istediğimde ve kimseye hesap vermek
istemeyişim de “Hayırlısı” diyorum.
Ne kadar güzel oynuyorum bu oyunu değil mi? Ama biliyor musun insan
yalan hayatını gerçeklerle sıvazlayamaz. Bu Allah’ın ayetleri olsa dahi. Ama
çok şey katabilir insana, eğer insan ibret almak isterse.
Sen veya bir başkası bu satırları okurken belki benden nefret ediyor
belki de tiksiniyorsunuzdur. Kimileri yine diyebilir ki bazı şeylere ulaşamadın
diye kızmaktasın. Belki de haklıdırlar. Ama hayatın görünmeyen bir gerçeği var.
Onu da anlamak için “Ebu zer” in hayatını iyi idrak etmek gerekir. Acaba
gerçekten Allah için mi haykırmaktaydı yoksa zenginlerin sofralarından
yararlanmadığı için mi?
Neyse konumuz bu değil. Hani beni bir yazarla aldattığında
çaresizliğimle baş başa bırakmış acizliğimden yararlanmış ve benim artık hiçbir
işe yaramayacağımı gün gelir beni görürsen alnının akıyla bu maceradan
kurtulacağını ve pişman olmayacağını söylemiştin.
İşte o gece gözyaşları içinde Allah ile sohbet etmiş ve kalbimi
mutmain edecek deliller sunulmuştu bana. İşte ilk o gün senden vazgeçmiştim.
Peki, ne vaat edilmişti bana ki senden bu kadar kolay vazgeçmiştim. Sence…
“ Ant olsun kaleme ve satır satır yazdıklarına, Sen, Rabbinin
nimetiyle bir mecnun değilsin. Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir
vardır Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin. Artık yakında
göreceksin ve onlar da görecekler. Sizden, hanginizin 'fitneye
tutulup-çıldırdığını”
İşte rüya âleminde sunulan deliller. Sandın mı ki tüm bu olanlar
benim, senin gibilerin oynadığı oyundan ibarettir. Hayır! Tüm yaşananlar vaat
edilen gerçeklerdir.
Her şey Beni kör bir kuyuda ölüme mahkûm edişin ve ardına bakmadan
çekip gidişini anlatmak içindir ve benim anlattıklarım ve anlatacaklarım
Allah’ın bana vaadinden ibarettir.
“ Onu götürüp kuyunun dibine atmaya karar verdiklerinde, biz Yusuf’a
Ant olsun ki, sen onların bu işini onlar bu işin farkına varmadan kendilerine
haber vereceksin diye vahyettik.” (Yusuf suresi-15)
O gün çok yakın…