17
Mayıs 2010 tarihinde imzalanan Uranyum Takası Anlaşması, bir anlamda Ortadoğu
için yeni bir dönemin başlangıcı olarak yorumlanabilecek özelliktedir.
Anlaşmanın içeriğindeki belirginlik ve sınırlarının belirlenmesinde gösterilen titizlik
anlaşmanın kamuoyundaki meşruiyetini de bir anda sağlamıştır. Sıkışan diplomasi
kilidini açma adına atılan bu adım, bölgedeki stratejik dengeleri değiştirme
yönünde de başarılı oldu demek ilk anda çok muhtemel görünmese de, ileri
günlerde böylesi bir sonuçtan bahsetmek de olasıdır. Anlaşmanın coğrafyadaki
değişimi tetikleyici doğasını analiz etmeden evvel, bugüne kadar gelişen süreci
ve nükleer meselenin uluslar arası ilişkilerdeki yerini iyice kavramak gerekir.
İran
Nükleer Meselesi’nin Uluslar Arası Arenadaki Yeri
İran
için nükleer mesele yeni bir mesele değildir aslında. 1979 İslam Devrimi’nden
önce Şah tarafından ABD ve Avrupa’nın desteğiyle başlatılan projelerden biridir
bu. Ancak 79 yılındaki devrimden sonra mevcut durumlar gözetilerek nükleer
program durdurulmuştur. Bununla birlikte İran – Irak savaşının peşine bir kez
daha gündeme gelmiş ve dönemin başbakanı Mir Hüseyin Musavî tarafından
şiddetlice savunulmuştur. Rafsancani ve Hatemi dönemlerinde bu programın alt
yapısı hazırlanırken, Ahmedînejad döneminde nükleer programa hız verilmiştir.
Ahmedînejad
hükümetinin ülke güvenliği konusundaki tercihleri, silahlanarak silahsızlanma
üzerine kurulmuştur ilk günden itibaren. Bu şu demektir, bir ülke kendi
etrafındaki tehditleri bertaraf etmek için silahlanır, gerekmediği sürece
silahını kullanmaz ancak elindeki silah onun dış tehditlere karşı kullandığı
caydırıcı gücüdür. İran’ın Irak savaşından sonra benimsediği siyaset tam da bu
algı üzerinden yürümüştür. Dışarıdan sürekli tehdit ve ambargolara maruz kalan
bir devlet olarak İran, dış tehdit algısının kuvvetlendiği dönemlerde
silahlanmayı bir caydırıcı güç olarak kullanmıştır.
İran
nükleer meselesi konusunda fikir beyan eden üç devlet gurubu vardır bugün
dünyada. Bunlar konuyu değerlendirme bağlamında farklı kutuplarda ancak aynı
yargı sisteminden beslenen iki gurup ve bir de gerçek mahiyette realist üçüncü
guruptur. İlk iki gurup konuya duygusal ve kimilerine göreyse ideolojik
temellerle bakarlar. Bu iki gurup da popülist ve reel politik değerlerden
uzaktırlar. İran nükleer meselesinin politikleşmesi bu aşamada manidardır. Bu
gurupların varlığı her konuyu ideolojik ve politik kalemlerle çözmeyi
gerektirmektedir. Ne yazık ki, İran nükleer meselesi de bugün bu popülist ve
ideoloji ihracı peşinde olan guruplar tarafından çözülmeye çalışılmaktadır.
2009
yılında İran Nükleer Meselesi’ni çözmek üzere bir araya gelen 5+1 gurubu
mensupları o günden bu güne bir araya geldikleri her toplantıda ortak bir karar
alamadan ayrılmışlardır. Konunun masada, diplomasiyle çözülmesi konusunda
sürekli BM ve diğer uluslar arası örgütlerden ikazlar gelmesine rağmen, AB ve
ABD yaptırımlar ve hatta savaş sözünü dillerine pelesenk etmişlerdir. Bu
nükleer meselenin çözümü konusunda artık atılabilecek adımların da azaldığını
göstermiştir. 2010 yılında ABD tarafından açıklanan yeni güvenlik stratejileri
raporunda, İran atom bombasıyla tehdit edilmiştir. Uluslar arası arenada bu
soğuk duş etkisi yaratan yorum, kısa bir süre sonra unut(tur)ulmuştur.
İran
ise nükleer mesele konusunda 5+1 üyelerinin ekseriyetinin siyasal söylemdeki
duygusallığını çok iyi kullanarak, yeni bir stratejik çerçeve çizmiştir
kendine.
Nükleer
Silah Varmış Gibi Davranmak
İran’ın
nükleer konuyu kullanarak attığı en stratejik adım, dünya kamuoyunda yaratmış
olduğu “güç” algısıdır. İran dini lideri Ayetullah Humeynî’nin 1980 yılında
“nükleer silahın haramlığı” konusunda verdiği fetva, şu anki dini lider Seyyid
Ali Hamaneî ve diğer birçok dini merci tarafından defalarca teyit edilmiştir.
Yine de İran yöneticileri dünyanın dine bakış açısını çok iyi sezmiş ve nükleer
meselede dünyanın mevcut eğilimlerini çok iyi manipüle etmiştir. Televizyonlar
ya da gazetelere verilen her demeçte nükleer programın barışçıl boyutu
vurgulansa da, diplomatik alanda elinde bir nükleer bomba varmış gibi siyaset
yaparak diplomatik çevrelere korku salmıştır. Bu nükleer programın İran İslam
Cumhuriyeti(İİC)’nin istediği çerçevede sürdürülmesini sağlamak adına İİC’ye
zaman kazandırmak üzere üretilmiş siyasetlerden biridir. İran daha
tartışmaların başladığı ilk andan itibaren sonunda UAEK’nin isteklerini kabul
etmeyi kafasına koymuştur ancak uluslar arası arenada kendi rüştünü ve
meşruiyetini ispatlamak için bu süreçten ne elde ederse kar olacağını bilerek
bu siyasete girişmiştir. İran eğer uluslar arası arenada tek olsaydı bu şekilde
konuyu dillendirmeyecek ve daha ilk andan geçtiğimiz günlerde imzalanan
anlaşmaya benzer bir anlaşmayı imzalayacaktı. Bununla birlikte Rusya ve Türkiye
de bu konuda İran’ın yanında olmuşlardır. Çünkü İran nükleer meselesinde 5+1
gurubu mensubu olan Rusya’nın yaptırımlara karşı olan tavrını değiştirmek için
ABD birçok fedakârlık yapmak zorunda kalmıştır. Türkiye de aynı
fedakârlıklardan faydalanmış ve bu süreçte İran’ın elini kuvvetlendirirken,
coğrafyadaki konumunu da sağlamlaştırmıştır.
İran’ın
elinde bir nükleer silah varmış gibi gösteilmesi aslında, hem kendi bölgesinde
hem de bölge dışı anti-Amerikan cephede çok etkili olmuştur. İran Latin
Amerika’da, Afrika’da ve Ortadoğu’da bu şekilde daha kuvvetli bir konum elde
etmiştir. Bununla birlikte İran karşıtı Arap Monarşileri bölgedeki İran
korkusunu bertaraf etmek için silahlanmaya koyulmuştur. Her ne kadar bu böyle
olsa da, Katar gibi monarşilerse İran’a daha çok yakınlaşmıştır.
İsrail’e
karşı “Nükleer Savaş”
İran
nükleer meselesinin bir diğer boyutu, uluslar arası hukukun meşruiyetinin
tartışmaya açılmasıdır. İran yanına Türkiye’yi de alarak, uluslar arası hukuku
sorgulamaya ve BM’nin işlevselliği konusunda eleştirel bir bakış geliştirmeye
başlamıştır. İran devlet başkanı Ahmedînejad, yaptığı birçok konuşmada
İsrail’in elinde bulunan nükleer silahlara ve İsrail’in NPT’ye taraf olmaması
konusuna değinmiş ve önce İsrail’e hesap sorun sonra konuşalım demiştir.
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da İsrail’in nükleer silaha sahip
olduğuna değinerek, İran’ı eleştirenlerin önce İsrail’e hesap sorması
gerektiğini söylemiştir. Ahmedînejad ve Erdoğan birçok kere de BM’yi eleştirmiş
ve İran nükleer problemi etrafında başlayan tartışmaları sürekli BM’nin
Filistin meselesi konusundaki yetersizliğine bağlayarak konuyu daha da girift
ve önemli bir hale sokmuşlardır.
Mayıs
2010’da Madrid’de yaptığı bir konuşmada İran’la yapılan nükleer takas
anlaşmasına değinen Erdoğan, nükleer silahsızlanma diyen tüm ülkelerin
nükleer silahları var diyerek uluslar arası hukukun bir kitlenin
düzenlediği değerler olduğu konusundaki eleştirel tavrını devam ettirmiştir.
İran nükleer meselesi esnasında başlayan İsrail’e karşı Türkiye – İran ortak
söylemi, 2009 yılının sonundan itibaren daha da sertleşmiştir. İran’ın
Ortadoğu’da başlayan anti-İsrailciliği iyi tespit etmesi ve Türkiye’nin de bu
tespite inanması, bir anda Filistin konusunda ortak bir söylem oluşturmuştur.
Ve uluslar arası hukukun düzenlenmesi, BM’nin işlevi gibi konulara karşı bu şekilde
çok daha kolay eleştirel bir tavır belirlenebilmiştir.
“Antisemitist”
Manipülasyon
İran
nükleer problemiyle başlayan bölgedeki dengelerin değişmesi süreci, giderek
giriftleştikçe, bölgedeki sorunlardan beslenen ve bu yüzden bölge ülkeleri
arasındaki çatışmaların dinmesini istemeyen İsrail, daha çok
saldırganlaşmaktadır. İran’ın bölge ülkelerinden sağladığı desteğin artması
İsrail’i bir anda yeni bir çatışma alanı çıkarmak zorunda bırakmıştır. İran
söylemleri zayıflayan İsrail, Filistin konusunda İran’la aynı söylemde buluşan
Türkiye’yi de antisemitizmle suçlayarak, işi başka bir boyuta getirmiştir.
İran
nükleer meselesinin bu süreç içerisinde çözümsüz hale gelmesindeki öncelikli
nedenlerden biri, dünyadaki antisemitizm tanımı olmuştur. İkinci dünya
savaşından sonra oluşan çerçeve, bir anda İsrail karşısında söz söyleyen
herkesin antisemitist olduğunu düşünen bir dünyanın doğmasına sebebiyet verdi.
Tabii bu konuda ABD ve AB’nin icraatları da önemli bir rol oynamaktadır. AB’nin
İsrail’i Ortadoğu’nun modernite ve demokrasi kaynağı olarak görmesi, ABD’ninse
İsrail’e kayıtsız destek veriyor olması dünyadaki antisemitizm tanımının
iflasına sebebiyet vermiştir. Bu düşüncenin Ortadoğu’da yerleşmesiyse 1967’de
Arap Devletlerinin İsrail’e yenilmesinin peşine gelişen süreçte olmuştur.
İsrail yenilmez bir devlet olarak görülmüş ve İsrail karşıtlığının yapılması
bile söz konusu edilmemiştir(bkz, Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır’ın 1967’den
sonraki siyasetleri).
2006
yılında İsrail’in Hizbullah’a 33 günlük savaş sonunda yenilmesi, İsrail’in
yenilmez imajını Arap toplumu içerisinde tartışılır kılmıştır. Bu süreçten
sonra da, İsrail karşıtlığı giderek artmaya başlamıştır. Kâbe İmam’ının
Kâbe’deki ABD ve İsrail karşıtı hutbesi bu açıdan hatırlanmaya değer bir
ayrıntıdır.
İran
nükleer meselesinin ABD ve AB tarafından antisemitizm paradigmasıyla okunması
da, coğrafyadaki denge değişiminin bir diğer örneğidir. İran’ı İsrail’in
varlığını yok edecek yeni bir Nazi figürü olarak tanıtmak diplomasi alanındaki
korkuyu kamuoyuna indirmek açısından etkili olmuştur.
2010
Tahran Nükleer Takas Anlaşması
2009
yılında Viyana gurubunun önerisi doğrultusunda zenginleştirilmiş uranyum
takasının Fransa ya da Rusya topraklarında yapılması önerisi, İran’a
sunulmuştu. İran söz konusu takasa prensipte evet dese de, takasın yapılacağı
ülkeler konusunda şüpheleri olduğundan, bu anlaşmayı imzalamaktan vazgeçmiştir.
Sonraları İran takasın Türkiye’de yapılması konusunda ısrar etmiş ve bu
süreçte, Türkiye’yi müzakerelere dâhil etmeye çabalamıştır. Bu süreç içerisinde
5+1 üyelerinden Rusya ve Çin ve BM Güvenlik Kurulu Geçici üyeleri Türkiye ve
Brezilya İran’a yaptırımlar konusunda sürekli olumsuz oy kullanmışlardır. İran
Türkiye ile müzakerelere devam ederken, Türkiye de arabulucu rolünü ifa
etmiştir. Rusya artık ABD ve AB ısrarları karşısında dayanamayacak noktaya
geldiğinde Rusya lideri Medvedev Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Aynı günlerde
İran Dış İşleri Bakanı Muttakî ve İİC İslamî Şura Başkanı Laricanî Türkiye’yi
ziyaret etmişlerdir. Medvedev’in ziyaretinin(10-12 Mayıs) hemen peşine 17
Mayısta (G-15 zirvesinin Tahran’da toplanacağı günlerde) İran, Türkiye ve
Brezilya arasında uranyum takası anlaşması imzalandı. Bu gelişme kamuoyunu
şaşırtmış olsa da, süreci iyi izleyenler tarafından rahatlıkla kabul
edilebilecek bir gelişmedir. Fakat öncelikle sorulması gereken bir soru, gözden
kaçırılmıştır. Brezilya neden?
İran
Buşehr nükleer tesislerinin inşasını üstlenen ama söz verilen tarihte teslim
etmeyen Rusya’nın arabuluculuğuna inanmamıştır hiçbir zaman. Fransa veya
herhangi bir AB ülkesi de İsrail’in menfaatlerini İran için ateşe atmayacaktır,
bundan da emindir. Bu yüzden İran için öncelikli devlet Türkiye’dir. Türkiye
hem komşu olması, hem Müslüman olması hem de AB konusunda da elini
kuvvetlendirecek kozlara ihtiyacı olan, siyasal bir proaktiflik gösterme
isteğinde olan bir bölge ülkesi olarak İran için nükleer meselenin çözümündeki
kilit ülke olmuştur. Brezilya ise, hem Hıristiyan bir güç hem Latin
Amerika’daki mevcut eğilimler sonunda kurulu olan düzenden şikâyetçi olan
devletlerin başında gelmesi hem de ekonomik olarak dünyadaki en hızlı büyüyen
devletlerden biri olması hasebiyle önemli bir garantör ülkedir. Brezilya da
Türkiye de dünyada saygınlık ve kuvvet aramaktadır. İran da bu konunun çözümünü
isterken böylesi güç arayışı içerisinde olan ülkelerin daha güvenilir olacağını
görerek hareket etmiştir. Türkiye tüm süreci hazırlayan ve yöneten ülkedir.
Brezilya ise oyuna İran tarafından konunun daha girift ve ehemmiyetli kılınması
için müdahil edilmiştir. Türkiye bir bölge ülkesi olarak İran’ı desteklerse bu
normal sayılacaktır ancak Brezilya’nın da bu konuya dâhil olması olayı daha
ciddi bir hale getirmektedir.
17
Mayıs’ta Tahran’da imzalanan anlaşmanın tüm hatlarının Türkiye tarafından
belirlenmiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu anlaşma öylesine ciddi
hazırlanmıştır ki, UAEK’nin konunun çözümünü için belirttiği anlaşma
maddelerinin tümünü içermekle birlikte, anlaşma içerisinde konunun çözümüne
dair aşamalı bir ajanda da bulunuyor. Bu Türkiye’nin bölgedeki barışı koruma
çabalarının yanında, uluslar arası bir güç olma iddiasının da giderek
güçlendiğini gösteriyor.
İran’ın
takas anlaşması konusunda samimi olmadığını dillendiren bazı uluslar arası
kuruluşların bu anlaşmanın işlemesi için gösterecekleri çaba bu süreçten sonra
Türkiye ve Brezilya’yla olan ilişkilerini de belirleyecek olması açısından
manidardır. BM ya da Viyana Gurubu anlaşmayı reddettikleri takdirde Türkiye ve
Brezilya gibi iki saygın devletin adımlarını olumsuz kılacaklardır. Bununla
birlikte bu anlaşmaya rağmen alınacak bir yaptırım kararı, uluslar arası
hukukun ve sistemin ülkeler nezdinde oluşmuş olumlu imajını yıkacağından çok
uzun süreler düşünülmesi gereken bir karar olacaktır. Bunu en az 6 ay alacak
bir sürecin başlangıcı olarak görmekteyiz. İran evvelden başlamış olduğu
uranyum zenginleştirme programına devam ederek bu altı ay içerisinde uranyum
zenginleştirmeyi tamamlayacaktır. Söz konusu anlaşma kabul görmese dahi, İran
Türkiye’ye teslim ettiği uranyumu geri alacak ve yine kazançlı çıkmış
olacaktır. Bununla birlikte artık İran’ın uluslar arası hukukun herhangi bir yaptırım
tehdidini önemseyeceğini söylemek de zor olacaktır.
Peki,
Bundan Sonra?
Tahran’da
imzalanan takas anlaşması gelecek dönemlerde bölgede yeni bir dengenin
oluşacağının sinyallerini vermektedir. Tahran anlaşmasına şu ana kadar tam
anlamıyla hiçbir ülkeden ret yanıtı gelmemiştir. UAEK olumlu yaklaşmış ve Çin
anlaşmayı desteklemiştir. Bu aşamada ileriki günlerde şu gelişmelerin yaşanması
muhtemel görünmektedir:
1-İran’a yaptırımlar her ne kadar halen tartışılıyor olsa da, yeni
yaptırımların Türkiye ve Brezilya’ya da karşı olacağı düşünüldüğünde, yeni
yaptırımların uygulanabileceğini düşünmek pek mümkün görünmemektedir. Belki bir
iki değişiklikle anlaşma kabul görecektir.
2-Türkiye ve Brezilya da Viyana gurubuna kabul edilecekler ve
İran müzakerelerinde belirleyici güçler olarak kabul göreceklerdir.
3-Türkiye, İran’dan Ermenistan/Karabağ mevzusunda tam destek
görecektir. İran Rusya’yla bu konuda yürütülecek müzakerelerde Türkiye’yi
destekleyecektir.
4-İran bu anlaşmayla ülke içerisindeki halk desteğini daha da
güçlendirmiştir. Ahmedînejad hükümeti ve taraftarları, uluslar arası ilişkilerde
daha geniş bir destek şansı bulacaklardır.
5-İran anlaşma sağlanamazsa da karlı çıkacak ve uranyum
zenginleştirmesini kuvvetle muhtemel daha rahat sürdürecektir.
6-Anlaşma sağlanamazsa, İran uluslar arası hukuk ve BM
hakkında yürüttüğü eleştirel kampanyayı daha da kuvvetlendirecek ve sesini daha
da yükseltecektir.
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.