Neden bu kadar mükemmel bir vücut ve neden bu kadar karmaşık bir ruh yaratmış tanrı, bilmiyorum.
Vücuttaki her şeyin düzeni belli.
Bozulduğunda, hastalanmış oluyor.
Ama insan ruhu hastalanmadığında bile biraz bozuk.
Kendine ve etrafına zarar vermek için korkunç bir güdüsü var.
Vahşeti “mülkiyeti” keşfetmesiyle ortaya çıkıyor, kullanabileceğinden daha fazlasını isteyen bir açgözlülükle sakatlanmış, kendisini her şeyden daha değerli gören bir bencilliğin sahibi.
Asıl insanı ürperten ise insanlığın, ilerlemesini içindeki bu bozukluğa borçlu olması.
Tarih boyunca, insanoğlu bu “hastalıklarını” sergilemiş ve bunları tatmin edebilmek için uğraşmış.
Üstelik ilerlemeyi sağlayan büyük “suçlara” kutsal isimler bulmuş.
Bir insanın bir başka insanın malını silahla ele geçirmesini yasaklamış, buna “gasp” demiş.
Ama bir kalabalığın bir başka kalabalığın malını silahla ele geçirmesini kutsayıp, onun adının “fetih” olduğunu söylemiş.
Bununla övünmüş.
Bununla hâlâ övünüyor.
Dünyanın neredeyse bütün okullarında okutulan tarih kitapları, başkalarının topraklarını, mallarını gasp edenlere övgülerle dolu.
Adına savaş denilen bu gasp kavgası, birçok buluşun da nedeni.
Birbirlerinden mal ve toprak kapabilmek için silahlar bulmuş, silahları bulurken hayatın başka alanlarında işe yarayacak mucizeler de keşfetmiş.
Niye bu kadar açgözlü olduklarını anlamak ise pek mümkün değil.
Sadece karınlarını doyurmak için daha fazla toprağa sahip olmaya uğraşmıyorlar.
Her şeyi ele geçirmek, her şeyin sahibi olmak istiyorlar.
Öyle olmasa o kadar çok imparatorluk kurmazlardı.
Orta Asya’da yaşayan Atilla’nın Roma’da işi ne?
Britanya Adası’ndaki bir kavim niye Hindistan’a gidiyor?
Hollandalı Japonya’da, İspanyol Amerika’da ne arıyor?
Osmanlı niye Viyana’ya ordu gönderiyor?
Hep daha fazlasını arzuluyorlar, toprağın, paranın, itibarın, gücün daha fazlasını.
Vahşi ve açgözlü çünkü insanoğlu.
Bir başkasının hakkını zorla almak istiyor.
Kendine zarar vermek pahasına bu güdüsünden kurtulamıyor.
Birbirini sömürüyor, eziyor, parçalıyor, öldürüyor, bu arada öldürenler de büyük kurbanlar veriyor.
Tarih dediğiniz, bu vahşetin hikâyesi.
Ama birbirini yok ede ede ilerlemiş insanoğlu.
Savaşlardan, insanlık ortaklaşa kârlı çıkmış.
Teknolojisini genellikle bir başkasını ezebilmek için geliştirmiş.
Şimdi belli bir noktaya gelmiş insanlık.
Belki de ilk kez, vahşetle elde edebileceğinden daha fazlasını barışla elde edebileceği bir aşamaya ulaşmış.
Bulduğu teknolojiler, yaptığı keşifler, “mülkün” değerini azaltmış.
Bir başkasının malını, canını, toprağını, emeğini kullanmadan zengin olabileceği bir döneme varmış.
Gelişmiş anlayacağınız.
Artık 850 kişilik küçük bir “atölyeye” sahip olan Gates, binlerce fabrikası, malı, mülkü, aleti olan General Motors’tan daha zengin.
Facebook’u bulan genç çocuk, “mülk sahiplerinin” hayal edemeyeceği kadar kısa zamanda büyük paralara kavuşuyor.
Teknolojik yeniliklerin ve buluşların merkezi olarak kabul edilen Silicon Valley’de çalışanların üretimi, birçok ülkenin üretiminden daha kârlı.
İnsanoğlunun ulaştığı teknoloji, onun vahşetini terbiye edecek bir seviyeye dayanmış.
Bilgisayarlarla, robotlarla, fiber optiklerle o kadar çok kaliteli mal üretiliyor ki bu malları tüketmesi için bütün dünyanın insanlarına ihtiyaç var.
Artık herkes, herkes için müstakbel bir müşteri.
Savaşlarda öldürülen her insan ise kaybolmuş bir “müşteri” oluyor.
“Müşterileri” yaşatmak, onları öldürmekten çok daha faydalı.
Onun için, önümüzdeki elli yıl içinde savaş kalmayacak dünyada.
Binlerce yıl savaşla zengin olan insanlar, bundan sonra barışla zengin olacak.
Tam bu geçiş noktasındayız.
Ama insan ruhu o kadar da kolay terbiye olmuyor elbette.
Vahşeti ve açgözlülüğü tümüyle söküp atmak o kadar kolay değil.
Yaratıldığımızdan beri içimizde o bozukluklar.
Dünya yeni bir çağa geçse de eski “hastalıklar” artçı sarsıntılarını sürdürüyor.
Ve hâlâ savaşlarda insanlar ölüyor.
Bu ölümlerin kutsal isimleri var elbette.
Bayrak için, toprak için, vatan için, ülke için...
Şimdi Osetya’da ve Gürcistan’da insanlar birbirlerini vuruyor.
Birileri onları kendi açgözlülükleri, ihtirasları, güç düşkünlükleri yüzünden ölüme gönderiyor.
Acıklı olan gerçek ise şu:
Orada savaşanlardan hiçbiri Facebook’u bulan çocuk kadar zengin olamayacak.
Onların kahramanlığı sadece başkalarına yarayacak.
Üstelik savaşın artık bittiği bir zamanda savaşıyorlar.
Kendilerine söylenen “kutsal” nedenlerin arkasındaki gerçekleri hiç bilmeden.
Hiç sorgulamadan.
İnsanoğlunun karmaşık ruhu hâlâ tam iyileşebilmiş, aklının eriştiği düzeye uyum sağlayabilmiş değil.
Ama o da olacak.
Tarih o yöne doğru akıyor çünkü.