Türkiye’de özellikle son yıllarda yönetim anlayışında büyük değişmelerin yaşandığına şahit olmaktayız. Dünyada gelişen şartlara paralel olarak devlet içindeki derin güçlerin tavsiye süreci, Ergenekon operasyonları ve darbe girişimlerinin deşifre edilmesiyle halen bu süreç rutin bir şekilde devam etmektedir. Bu operasyonların doğurduğu sonuçlara binaen ve devletin anlayış olarak yeniden yapılanmasının gereği olarak bu yapılanmanın sivil ayakları olan çalıştay çalışmalarını kamuoyu yakından bilmektedir. Bunlar ana başlık olarak Kürt açılımı ve Alevi açılımı olarak kamuoyuna lanse edilmişti. En son olarak da medyaya yansıdığı kadarıyla Roman açılımı olarak üçüncü ayağı ilan edildi. Kamuoyunda Caferi açılımı diye bir talebin devlet tarafından açıklandığına ben şahit olmadım. Devlet Caferileri daha ziyade Alevilerle ilgili düşündüğü açılıma yamama düşüncesindedir. Yani devletin bu açılım konusunda Romanlar kadar Caferileri dikkate almadığını söylersek abartmış olmayız. Caferi çalıştayının böyle alelacele yapılmasının sebebini merak ederken bu çalıştayın oluşma süreci ve Caferi toplumunun katkısı açısından prematüre doğduğunu söyleyebiliriz.
Bir toplumunun veya cemaatinin her açıdan gelişmesi ve ilerlemesi için,o toplumu oluşturan Kanaat önderlerinin , alimlerin ,aydınların ,fikir adamlarının, halkın düşünsel olarak paylaşımda ve katkıda bulunmaları ortak amaçlar doğrultusunda beraber hareket etmeleri başarılarının olmazsa olmazıdır.Yüce Kur’an da bu noktayı ve realiteyi dikkat alınmış olsa gerek ki masum olan ve aklın kemalinde olan Resulllah’a(s) bile toplumsal meselelerde istişare etmesi ve onların görüşlerini alması emredilmiştir.Böyle bir yaklaşım yapıldığında toplumdaki fertlerinin gelişmesi ve kişilik kazanması sağlanarak alınan kararların toplum tarafından kabullenilmesi ve meşruluğu açısından önem arz etmektedir.
Maalesef bu Caferi çalıştayı o kadar alelacele (Aleviler 6 oturum yapmalarına rağmen daha bir neticeye varmış değillerken) bir şekilde yapıldı ki ben bu çalıştaydan ancak cami hocamız öğlen namazına gelmediği zaman haberim oldu. Bizlerin de bu mektebin birer sivil fertleri olarak alınan bu kararlar hakkında bir kaç kelam söylemek hakkımız olsa diye düşünüyorum. Çünkü düşünmeyi, yargılamayı ve en doğruyu bulmayı bizlere bu mektep ve onun değerli alimleri öğrettiler.Geçen nevruz kutlamasında cami hocamız anlatmaya kimse yanaşmayınca teveccüh göstererek ; üniversite mezunusun çık bir fıkra anlat demişti. Herhalde üniversiteliler okulu sadece fıkra anlatmak için okumuyorlardır. Toplumun geleceğini ilgilendiren böyle önemli konularda eli kalem tutan kişilerin bir iki kelime yazarak düşüncelerini ifade etmeleri ukalalık olmasa diye düşünüyorum. Neyse gelelim meselemize, açıklandığı üzere yüz civarında alimimizin (tabi bunun 55 tanesi Iğdırlı alimleri olarak desteklerinin geri çektiklerini açıkladılar) bir araya gelerek Caferi çalıştayın da aldıkları kararları açıkladılar. Ayrıca bu çalıştaya hiç katılmayıp az da olsa destek vermeyen alimlerin olduğu bilinen bir gerçek. Netice itibari ile elli civarında alimimizin ortak kararı ile bu çalıştay talepleri kamuoyuna açıklandı.
Bu kararların açıklanmasına müteakip özellikle sitemizde bu konuda yazılan yazılar ve yorumların okuyuculara, bizlere yeni bir bakış açısı kazandırdığına inanmakla beraber bazı okuyucuların yorumları ile kişileri ön plana çıkararak ve ilkelerden uzaklaşarak eleştirilerini kişilere odaklamasının hoş ve faydalı olmadığını belirtmek isterim. Sitemizin özgür bir platform olarak bizlere sunduğu bu önemli fırsatı daha faydalı olacak şekilde değerlendirirken kişiler üzerinde değil de ilkeler üzerinde yoğunlaşarak , maksadın üzüm yemek olması , bağcıyı dövmek olmaması gerektiğine inanmaktayım. Zaten ilkeler ortaya konulduğunda kişiler de ifade etmek istediklerini o ilkelerde bulacaktır.
Bir grup alimlerimiz tarafından ortak karar alınarak basına açıklanan Caferi çalıştayı ile ilgili kararların genelini ve böyle bir talebe ihtiyaç olup olmadığı açısından değerlendirmeleri sitemizin değerli yazarları ve alimlerimizce enine boyuna izah edildi. Ben de bu çalıştay ile ilgili olarak özellikle iki maddesi üzerindeki tereddütleri ve çekinceleri ifade etmeye çalışacağım.
Taleplerin birinde şöyle denilmektedir :a)Eşitlik ilkesi gereği din dersi kitaplarında Caferilikle ilgili bilgilerin de yer alması, Caferi mezhebi mensupları tarafından hazırlanacak metnin okutulan ders kitaplarına alınıp objektif bir biçimde öğretilmesi ve bunun anayasal güvence altına alınması.b.) Yurt içinde üniversite dahil olmak üzere dinî eğitim yapabilme, din görevlisi ve eğitimcisi yetiştirebilme fırsat ve imkanının verilmesi.
Eğitim ile ilgili talep şu anki Türkiye’de eğitim sitemindeki genel manada eksikler ve adaletsizlikler çözümlenmeden bu taleplerin sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesi zor gözükmektedir. En son çalıştay ile sorumlu bakan Faruk Çelik’in de açıkladığı üzere din dersi kitaplarında Caferiliğin; Alevilik, Sünnilik, , Nusayrilik yanında tarif olarak tanımadan öteye geçmeyeceği ifade edilmiştir. Türkiye’de Sünniliğin ve ona bağlı mezheplerin bile tam olarak öğretilmediği bugünkü din eğitim sistemi ve eğitim anlayışındaki ideolojik yaklaşımlar( başörtüsü yasağı gibi ) giderilmediği bir ülkede bu taleplerin yerine getirilmesi çok ütopik görülmektedir.
Caferi din alimlerinin Türkiye’deki eğitim kurumlarında yetiştirilmesi talebini, Türkiye’deki Caferiliğin öz ilmi kaynaklarından koparılması düşüncesi millileşmesi projesine yönelik olarak yıllar önce de maalesef gündeme getiriliyordu .Bu talep gerçekleşmesi halinde mektebin Türkiye’deki selametliği tehlikeye girecektir. Şöyle ki ilim havzalarında ve medreselerdeki dini eğitim kurumlarında yüce ehlibeyt şahsiyetlerinin, ariflerin , müçtehitlerin ve mektebin saygın alimlerinin manevi nefesleriyle ilmi eğitimi tamamlamış olan çok değerli alimlerimizin aksine Türkiye’de oluşturulacak din eğitim kurumlarında yetişecek olanlar maalesef alimler değil olsa olsa ancak namaz, nikah ve cenaze mollası olacaktır. Bu kurumlarda bu anlayışla yetişse yetişse en fazla Zekeriyya Beyaz, Yaşar Nuri formatında şahsiyetler ve karakterler yetişecektir. Bugün Türkiye’de diyanetin kontrolünde egemen olan Sunni din anlayışı nasıl ki Cuma, bayram ve teravih namazlarına endekslenmişse, bizim din anlayışımız da bu yeni model alimlerin önderliğinde 10 günlük muharrem anmalarına, nevruz kutlanmasına ve cenaze merasimine endekslenmiş olacaktır. Bu durum da yüz yıllardır medrese kültürüne sahip olan topluma oradan alim yetiştiren mektep için Türkiye cephesinde büyük bir risk ve tehlike oluşacaktır. Mektebin alimlerini medreselerden kopararak milli bir anlayışa dayalı olarak Türkiye’de yetiştirmeye çalışmak, ağacın hayat damarlarını kesmeye benzemektedir.
Çalıştayda alınan diğer bir kararda ise şöyle denilmektedir : Adalet ve eşitlik ilkesi gereği, genel bütçeden din hizmetleri için ayrılan payda, Caferi vatandaşların ihtiyacının da göz önünde bulundurulması…
Yaklaşık 30 yıldan beri Türkiye’deki Cafer alimlerin devletin resmi din kurumu olan Diyanet bünyesine alınarak kontrol altına alınması çabaları bilenen bir gerçektir. Bizim şahit olduğumuz veya olmadığımız süreçlerde Diyanetin bu baskı, yıldırma ve şantaj politikaları karşısında genel manada mektebin ilkelerine bağlı halkın da desteğini alan alimlerimizin onurlu duruşları ve direnişleri bizler için her zaman gurur ve onur vesilesi olmuştur. Özellikle modern ve post modern darbe süreçlerinin maalesef sık sık yaşandığı ülkemizi dikkate aldığımızda bu süreçlerde birkaç çürük elmayı çıkarırsak genel manada değerli alimlerimizin mektebin ilkelerinden taviz vermemeleri bizlerin iftihar vesilesi olmuştur. Özellikle diyanetin çeşitle yollarla, entrikalarla, söylemlerle ve kadro verme rüşvetleriyle bu amacına ulaşmak için mücadele verdiğini yakından biliyoruz.
Benim cevabını bulamaya çalıştığım soru ise acaba, maddi açıdan en kötü şartlarda devletin yardımına iltimas etmeyen bu değerli alimlerimizi böyle bir talebe iten gerekçe nedir? En zor maddi ve manevi şartlarda böyle bir talepleri olmayan alimlerimizin, demokratikleşme sürecinin hızlandığı, özgürlük alanlarının genişlediği, baskının azaldığı ve maddi imkanların eskisine nazaran daha iyi olduğu böyle bir dönemde devletten neden böyle bir maddi bir istekte bulunma naktasına gelmiş olmalarıdır? Biz de devlete vergi veriyoruz ve hakkımız olan bir şeyi istiyoruz yaklaşımı pek de mantıklı bir yaklaşım değildir. Niçin mi? Bu talebin karşılığında devlet de kendi hakkını istese ve “tamam maddi katkıda bulunayım da sende benim kontrolümde ol, çünkü bizim camilerimizdeki hocalar diyanete bağlı iken sizlerin kendi başınıza hareket etmeniz eşitlik ve hakkaniyet ölçütlerine sığmaz” derse, o zaman ne diyeceğiz acaba?
.
Sonuçta farklı görüşleri olan iki tarafın anlaşması ancak karşılık taviz vermek ile gerçekleşmektedir. Alimler tarafından bu talebin dile getirilmesi kamuoyuna bu noktada sanki şimdiye kadar verilen mücadelenin aksine bir tavır sergileniyor izlenimi vermektedir.Yani devlet diyeceğiz ki hem bizi bırak özgürce minberlerden hakkı haykıralım hem de din için ayrılan paydan bizi de gözetin.Doğrudur devlet diğer mezhep taraflarına maddi yardım ediyor fakat karşılığında da kendi belirlediği havadan, sudan konular da minberlerden hutbeler okunmaktadır.Yani karşılıklı tavizler söz konusudur.Varsayalım ki devlet tarafından bu gün böyle bir talep olmayabilir ama 5,10 veya 15 sene sonra devletin böyle bir taleple gelmeyeceğinin garantisi var mıdır? Türkiye de siyasetin ve dengelerin çok kaygan bir zeminde olduğu gerçeğini dikkate alırsak 10 sene sonra bu memlekette nelerin olacağını , hangi zihniyetin siyasi açıdan hüküm süreceğini söylemek oldukça zordur. Bu konunun en canlı örneği bu gün batıda sözde özgürlükler ve insan hakları alanında en ileri düzeyde olan Almanya da Sebahattin hocanın Siyonist zulümleri kınayan tavrından dolayı nasıl bir psikolojik linç girişimine maruz kaldığına ve yapılmakta olan dini kurum için alınan kredinin nasıl şantaj ve tehdit aracı olarak kullanıldığına şahitlik ettik. Bu maddi talepler vatandaşlık açısından belki makul bir talep olabilir fakat mektebin ilkeleri ve geleceği açısından hiç de yerinde ve sağlıklı bir talep değildir. Gün gelir , Nasreddin hoca misali parayı veren düdüğü çalar.
Son söz olarak şunu diyebilirim ki; bizim bu çalıştaydaki isteklerin karşılanması maddi açıdan mali ve dünyalık imkanlara kavuşmayı getirebilir. Fakat kaygılarımız gerçekleştiği takdirde ise kaybedeceklerimiz, kazanacağımız kazanımların yanında mukayese edilmeyecek kadar büyük olacaktır. Bu meselelerin cevaplarını bu çalıştay kararlarına olur veren tüm alimlerimizin kendi takdirlerine bırakıyoruz…
son senelerde sünni camilerinde kerbelanın ve hz.ali(a.s) nin şehadetinin yıl dönümünde cuma namazlarında bu vesileyle hutbeler okunması ve aslında sahabelerin hayatınında hutbe içerisine sokularak amacının saptırılması gibi birtakım senaryolar üretilmesi boşuna değildir. sonradan şia olmuş bir kardeşiniz olarak diyaneti buna iten nedir acaba?dolayısıyla sayın yazarın ''Benim cevabını bulamaya çalıştığım soru ise acaba, maddi açıdan en kötü şartlarda devletin yardımına iltimas etmeyen bu değerli alimlerimizi böyle bir talebe iten gerekçe nedir? En zor maddi ve manevi şartlarda böyle bir talepleri olmayan alimlerimizin, demokratikleşme sürecinin hızlandığı, özgürlük alanlarının genişlediği, baskının azaldığı ve maddi imkanların eskisine nazaran daha iyi olduğu böyle bir dönemde devletten neden böyle bir maddi bir istekte bulunma naktasına gelmiş olmalarıdır?'' bu veciz ifadesinin önemsiyorum. ehlibeyt mektebinin E'sini bile doğru düzgün bilmeyen aciz bir kardeşiniz olarak caferi çalıştayı ile ilgili tereddütlerim fazladır. selam ve dua ile.
#FFFFFF">
Editörden
30-03-2010, 22:30:35
#FFFFFF">
s.a Suat kardeşim sorunuzu muhatabı olan ağaya sorsanız daha uygun olur.selametle
#FFFFFF">
Hayret
07-04-2010, 08:01:34
#FFFFFF">
şaşılacak bir durum söz konusu, sünniler din kurumlarını devletin sultasından kurtarmak isterken bizimkilerin bir nevi Şia-Caferi diyaneti istemeleri ne anlama geliyor? Sen her ne kadar bağımsız vs. kurum istiyorum desen de talep kabul edilirse parayı veren düdüğünü bizim alimlerin ağzıyla çalacak, bundan kimsenin şüphesi olmasın.
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.