‘Camiciler’ ile ‘Kışlacılar’ şimdi de ‘eğitim’ nahiyesinde çekişmekteler... Amaç, ‘bilgi çağına’ uyumlu, sorgulayan, düşünen, dünya piyasalarında rekabet ederek ekmeğini taştan çıkaran...
...beyinselliği Türkiye’deki tek parti tabularıyla kireçlenmemiş, dünyaya açık, yaratıcı ve üretken ‘insan tipini’ yetiştirmek değil...
Tartışmanın özü, ‘robot’ olarak görünen çocukları kimin ‘esir’ alacağı?
Çocuklarımız ‘camiye’ mi esir düşecek, yoksa ‘kışlaya’ mı? ‘Sekiz yıl mı olsun, beş yıl mı’ atışmalarının kökeninde bu çekişme var...
***
Tartışanlar çocukların çağdaş bir ‘demokratik eğitimden’ geçirilmesini hedefleselerdi, önce ‘Milli Eğitim Temel Kanunu’nun ‘genel amaçlar’ başlıklı ilk maddesine ‘isyan’ ederlerdi. Madde aynen şöyle:
‘Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa’nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek.’
***
Son cümleye özellikle dikkat etmek gerekiyor:
‘Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen’...
Güya ‘tebaadan’, ‘yurttaşlığa’ geçmişiz... Geçsek ‘Milli Eğitim’in’ amacı ‘devlete itaatkâr’ insan yetiştirmek mi olur? Bizde ‘eğitim’ bürokrasiye memur devşirmek için yapılır, piyasanın rekabetine dayanıklı, ufuklu birey yetiştirmek için değil...
O nedenle ‘beceri’ yerine ‘sorgusuz sualsiz itaat’ aranır. Yasanın amacında ‘tek parti ilkeleri’ var, ‘demokrasi’ yok...
Yasanın amacında ‘şoven bir yerellik’ var, uygarlığı yaratan ‘evrensellik’ yok...
Yasanın amacında devletine karşı ‘görev ve sorumluluklarını’ bilmek var, ‘sorgulama, düşünme, yaratıcılık, rekabet’ yok...
Üstelik kimse bu köhnemiş, çağdışı tanımlara karşı değil... İki hasım taraf da bu özü içine sindiriyor.
***
Sanayi devrimi dönemini kapatmış, yerini ‘bilgi çağına’ devretmiş...
Biz ‘sanayi devrimini’ özümseyen kuşaklar yetiştiremediğimiz gibi, şimdi yaşadığımız çağdan da kopuk, 1930’ların Ankara’sını kendimize model almaktayız...
Eğitimin amaçlarında da tanımlandığı gibi, yeryüzünü kendinden ibaret sanan bir şizofreniye endeksli bir toplum yaratmasak, çağın nereye geldiğini fark ederdik. Öyle bir durumda da ‘eğitim’ kelimesi gider, ‘öğrenim’ kelimesi gelirdi...
Eğitim insanı ‘şekillendirmeyi’ amaçlar...
Öğrenim ise, ‘vazgeçilmez olanı öğretir.’
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ‘eğitiyor’ ama çocuklara ‘çağı ile özdeş olmaları için gerekeni’ öğretmiyor...
Neye göre eğitiyor?
Tek parti döneminin memur portresine göre...
***
Üstelik ‘propaganda amaçlı eğitimi’ bile tam başarabilmiş değil...
Türkiye’de okula gidilen yılları, okul çağındaki nüfusa eşit bölüştürürseniz, bir Türk vatandaşının ortalama olarak ancak üç yıl eğitim gördüğü ortaya çıkar...
Hepimiz bu açıdan ‘ilkokul üçten terkiz’.
Çalışan nüfusun yüzde 78,2’si ise ilkokul ve aşağı düzeyde bir eğitime sahip... Kısacası mesleksiz...
***
Birinci Cumhuriyet söylediği gibi gerçekten ‘muasır medeniyet seviyesini’ hedeflese, eğitimin amaçları yukarıdaki gibi mi olurdu?
Çocuklarımızı kimsenin tanımadığı ‘Talim ve Terbiye Kurulu’ robotlaştırabilir miydi?
Refah Partisi’nin ‘demokrat-Müslüman’ bir parti olmaması, Türkiye’yi ‘tek parti ideolojisi olan Kemalizm’ ile ‘din devleti arzusu’ arasında nefessiz bırakıyor.
***
Türkiye’de ‘demokrat’ bir parti olsa, ‘tek tip’ insan yetiştiren ‘Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu’ eleştirir, eğitim yerine öğrenimi vurgular, merkezde atanmış bir kurul olan ‘talim ve terbiye’nin keyfine göre çocukların ‘biçimlendirilmesine’ karşı çıkar, bu sürecin anne ve babaların gözetimine devredilmesini savunur, bilgisayar ağı ile okulların çağa bağlanması için çalışırdı.
Ne var ki, böyle bir parti yok...
Onun için de, herkesin ilkokul üçten terk durumda olduğu mesleksiz ve çağdan kopuk bir eğitim yapısında, tartışılan tek şey, ‘camicilerin’ mi, yoksa ‘kışlacıların’ mı, bu maçı kazanacağı...
Bu ikiliden kim kazanırsa kazansın, mevcut sistemde kaybeden hep Türkiye olacak...
Yetmiş dört yılda, yüzde 78,2’si ‘orta okula bile’ ayak basmamış bir kalabalığa ‘işgücü’ demeyi içimize sindirmemiz bunun en somut kanıtı değil mi?”
***
“Esir çocuklar cehennemi” başlıklı bu yazıyı on üç yıl önce, “28 Şubat”tan bir ay sonra 27 Mart 1997 yılında yazmıştım. Şimdi statükonun dört elle 12 Eylül Rejimi’ne sarılarak anayasa reformuna karşı çıktığı günümüzde...
On üç yıl önceki durumu yeniden hatırlayalım istedim.