Tarihler ekim 1917’i göstermekte. Soğuk kış günleridir. Azerbaycan’da Bakü şehrinde, Ehl-i Beyt (as)
aşığı huzurlu evde bir bebek dünyaya gözlerini açar. Ali Huseyn bey ile
Mihriban hanımefendi mutlu izdivacından doğmuştur bu bebek. Ezan-ı Muhammediye (saa)
mübarek çağrısı okunur küçücük kulaklarına. Hiç gidemediği ve hiç gidemeyeceği
ancak gözyaşlarıyla Kutsal Meşhed kentinde medfun aziz İmam Rıza (as)ın güzel
ismi küçük Ali Rıza ya konur. Ali Rıza isim babasının sanki kaderini paylaşmaya
namzed bir yarendir. Mihriban hanımefendinin ahlaki, narin, nezaketli ve
şevkatli kollarında Kuran-ı Mecid ve Ehl-i Beyt (as)ın kutlu yolunu öğrenir. İmam
Ali (as)ın eşsiz eseri Nehcül-Belagayı öğrenir. Hatta yedi veya sekiz
yaşlarında ilk iki hutbeyi ezberine alır. Ancak şimalden gelen şeytani fikir ve
dehşetli taun girdabı dinlere olan düşmanlığıyla bolşevizm hakimiyet altına
aldığı cumhuriyetler birliklerinde dinlere yasak koymuştur. Camiler, Kiliseler
kapatılmış, Ortadoks hiristiyan dinadamları ve İslam din adamları tutuklanmış,
hatta katledilmişlerdir. Ehl-i Beyt aşığı huzurlu yuvalarında dinlerini yaşamak
imkansız hale gelmiştir. Ali Huseyn bey Ali Rızanın eğitimine önem vermektedir.
O nu Ehl-i Beyt (as) aşkıyla yetiştirir. Yetişir ama komünizm taunu veba gibi
her yanı sarmaktadır. Dini zer-ü zeber eden dinsizlik akımı önüne geleni sel
gibi götürür. Zehra mutlu yuvanın ikinci müjdesi olur ama ,Mihriban hanım
kanunlar gereği ve ekonomik zorunluluktan çalışmaya zorlanır. Çamaşırhanede
çalışır. Zayıf ve narin vucudu buna pek fazla dayanamaz. Tüberküloz denen ince
hastalıktan vefat eder. Ali Rıza ve Zehra artık yetimdir.Tıpkı hz.Betül-ü
Zehranın (as) Huseyni,Hasanı,Zeynebi(as)yetim bıraktığı gibi. Yıllar geçer,1939
yılıdır. Asrın firavunu dünyayı talan edercesine ikinci dünya harbini başlatır.
Hitler belası şeytanın her asırda insanlığın başına açtığı belaların
zalimlerinden bir zalimdir. Zalim Hitler bu harbte milyonlarca mazlum insanın
ölmesine neden olmuştur.Bu yıllarda Alman nazi ordusu, Moskova içlerine kadar
uzanmış ve SSCB yi işgal etmeye başlamıştır.Kızıl ordu maalesef tüm coğrafyadaki
gençleri askere almıştı. Ali Rıza bey de bu gençlerle askere gitmek zorundaydı.
Zehrasını ve Babacığını bırakarak. Meçhule gidiyordu. Geri dönmeyeceği hissi
vardı. Zehrasına o denli sarıldı ki adeta onu içine sığdırmak istedi. Anacığı
Zehra’yı severken hz.Fatıma-ı Zehra’yı (as)hatırlar ve ağlardı. Korkarım bu Zehra
da mazlum olsun derdi. Gizli ve dikkatli ibadetlerine rağmen Ali Rıza bey harb
bölgesinde bolşeviklerce yakalandı. Kurşuna dizileceği bir anda Alman
uçaklarının saldırısında idam mangasının ölümüyle kurtuldu. Alman siperlerine
sığınarak kurtuldu. Babasının iyi eğitim verdiği Ali bey ingilizcesi sayesinde
derdini anlatarak Alman komutanın yardımıyla Berline gönderildi. Artık ülkesine
vatanına dönemedi. Gözyaşları yaşamının hiçbir karesinde dinmedi. Sonradan
İslam’a girmesinde vesile olduğu Helga hanımla evlendi. O na Zehra isimini
verdi. Bu evlilikten dört evlatları oldu. Muhammed Ali, Zeyneb, Hasan Mucteba, Betül.
Ali Rıza bey'i Erenköy Camii’nde tanıdım. Genelde öğlen
namazları o civarda olur, namazlarımı eda etmeye çalışırdım. Mekteb-i Hak ile
tanışmadığım yıllardı. Her namaz da onu görürdüm. Secde alanındaki, secde
yerindeki toprağı(Kerbela TOPRAĞI), kıyamındaki huşusu, rukularındaki iki
büklüm oluşu, uzun secdeleri ve edebi bende onu seyretme arzusu uyandırıyordu. Onunla
tanışma isteğiyle ona karşı saygım artıyordu. Yüzündeki derin çizgileri bu
yaşlı adamın keder dolu yaşamını ele veriyordu. Hep hüzün doluydu. Güldüğünü hiç
görmedim. Hatta torunlarını gezdirirken rastladığım olur,gayet ciddi ve hüzünlü
hali devam ederdi. Ama tevazu sahibi bir adamdı. Kibar ve nazikti. Azerbaycanlı
olması hasebiyle şirinmi şirin Azeri lehçesiyle konuşurdu.Tanıştıktan sonra
bana hep 'balacan' diye hitab ederdi. Bu hitab benimde Azeri Türkü olmam
hisabıyla çok hoşuma giderdi. Çok yaşlanmış olmasına rağmen dim dikti. Uzun
boyu, iri yarı cüssesi vardı. Allahu Ekber derken titrerdi. Ehl-i Beyt(as) aşkı
onda kemal halindeydi. O günlerin fırsatını kaçırdığım için hala yanar
yakılırım. Nehcül Belga’daki ilk iki hutbeyi merhum Mihriban hanımefendiden
öğrendiği ve ezberlediği haliyle anlatırdı. Azeri Türkü olmam dolayısıyla bana
dertlerini anlatır, Mekteble tanışmam gerektiğini söylerdi. Yaşlı haliyle
Azerbaycana gitmiş ancak ne babasının mezarına ne de Zehra’sının izine
rastlamamıştı. Yaşamı hüzünlü başlamış sonradan öğrendim hüzünlü bitmişti. Her
sözü her anlatımının arsında ''vay Huseyn vay'' derdi.
Can Azerbaycanlı bu yiğit adamı hiç unutmuyorum. Mezarı sanırım
Seyyid Ahmet’te olması muhtemel. Çünki evlatlarıyla hiç tanışamadım.Evinin
nerde olduğunu da öğrenemedim. Sadece Erenköy semti olduğunu muhtemel camii
civarında olduğunu tahmin ediyorum. Çevredeki esnaflar dahi bilmiyorlardı. Ancak
Ehl-i Beyt (as)aşığı bu yiğit ve mümini artık fatihalarla yad ediyorum. Bu
yazıyı kaleme almamın nedeni ise Can Azerbaycanlı yazar kardeşlerimin güzel
sitemize teşrifleri. Onlara hoşgeldiniz diyorum. Onlardan ricam bu yiğit Ehl-i
Beyt (as)yareni şia yı yadetmeleri.Onun kaybettiği Mihriban anasına, bacısı
Zehrasına, atası Ali Huseyn beyi yadetmeleri, fatihalarla onu anmaları. Ey aziz
Ehl-i Beyt (as) dostları sizlerden ona ve yakınlarına Fatihalarınızı
göndermenizi rica ediyorum.
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.