Son zamanlarda menfi ya da müsbet anlamda tüm
çevrelerde değerlendirip, eleştirilen bir düşünüş biçim olsa gerek
“yeni-osmanlıcılık”! Yine de bazıları gibi kolayca bu kavramı belleklerde derinleştirmenin
kolaylığından dem vurmak ya da hemen böylesi bir sürecin imkânsızlığı hakkında
risaleler yazmanın zor olduğuna inanıyorum. Öyleyse “yeni-osmanlıcılık”
söyleminin insanlar arasındaki yansımalarına bakmamız ve daha sonra da bu
söylemi yeniden tahayyül etmemiz gerekiyor. Toplum belleğinde bu kavramın
yanlış şekillerde derk edildiği herkesin bildiği bir gerçektir. Gerçekten bize
neler ifade etmektedir bu kavram?
Ülkemizde halk kitlelerinin hepsi ilk dönem Cumhuriyet
rejiminin tüm çabalarına rağmen Türkiye devletinin Osmanlı devletinin mirasçısı
olduğunu kabul etmektedir bugün. Kimileri böylesi bir mirası kabul etseler de
geçmişlerini karanlık bir dönem olarak görme eğilimindeyken, Cumhuriyete batı
tipi bir Rönesans havası verirler. Aslına bakarsanız ilk dönem Cumhuriyet
rejiminin tam olarak Osmanlı’yı reddetme eğilimi de burada yatmaktadır. Osmanlı
Türkiye insanının modernleşme sürecinde kara bir sayfadır ve medenî(!)
Türkiyeli Osmanlı’yı reddettiği derecede medenîdir. Şu anki bahis konusu kitlenin
bu ilk kitleden tek farkı Osmanlı’nın varlığını kabul etmeleridir. Çünkü
cumhuriyet projesinin de bir Osmanlı iç hesaplaşması olduğunu görmüşlerdir.
Osmanlı’yı bir diğer kitle ise tabir yerindeyse her şeyiyle sütten çıkma ak
kaşık olarak tanımlar ve Osmanlı’nın siyasi konjonktürler içerisinde hareket
eden bir mekanizma olduğunu unutarak, iktidar mücadelesi vermiş Osmanlı
hanedanına geçmişlerinin her şeyini kutsayan cahiliye dönemi insanı timsali
sıkı sıkıya sarılmaktadır. İşte bu iki yaklaşıma haiz guruplar için de farklı
yansımalara sahiptir “yeni-osmanlıcılık” kavramı.
Yukarıda söz konusu ettiğimiz ilk retçi kitle,
“yeni-osmanlıcılık” hareketine bir ihanet ve güdüm kampanyası olarak bakarlar.
Aslına bakarsanız bunun da anlaşılır tarafları vardır. Çeyrek asırlık zaman
diliminde “yeni-osmanlıcılık” sözleri edilerek birçok harita ve söz ortaya
atılmıştır kamuoyunda ve bunlardan birçoğu da BOP’ni desteklemek için
tasarlanan şeyler olmuştur. Bu açıdan da bakıldığında “yeni-osmanlıcılık”ın bu menfi tahayyülleri
çok normal ve hatta anlaşılabilirdir.
Osmanlı’yı bir imparatorluk olarak düşündüğümüzde ve
dünyanın İskender, Roma, Osmanlı ve Amerika gibi imparatorluklarla yaşadığı
tecrübeleri hesaba kattığımızda “yeni-osmanlıcılık”ın belli kitlelere emperyal
bir hareket olarak görünmesi de çok normal olacaktır. Bu emperyal görüngü
Osmanlıyı reddeden-etmeyen herkesin kafasında rahatça belirecektir sanırım. Bu
Osmanlı düşüncesinin sadece bir dönemdeki yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Ve
insanlar Osmanlı Devleti/İmparatorluğu ayrımı içerisinde “yeni-osmanlıcılık”ı
bir imparatorluk hülyası olarak değerlendirme eğiliminde olmuşlardır.
Osmanlı’yı küllerinden doğması beklenen anka timsali
sürekli kutsayan ve tarihi gerçekçi gözlerle değil, retçilere karşı bir tepki
mantığıyla okuyan kitle ise “yeni-osmanlıcılık”ı her ne şekilde olursa olsun
kabul etme eğilimindedirler. Öte taraftan “yeni-osmanlıcılık”ı tasarlarken
emperyal bir Türkiye hayali içerisinde Osmanlıyı geriye getirme çabaları vardır
bu kavramı dillendirenlerin beyninde. Fakat bu tepki her ne kadar kendi
içerisinde tarihin imlerini gün içerisinde yeniden değerlendirmek açısından çok
güzel görünse de, Osmanlı’yı bir coğrafi ve sosyo-kültürel etken olarak
diriltme çabasının ağır basacağı bu sürecin saptırılmaya ve iyi yönetilmezse
kullanılmaya çok müsait olduğu ortadadır. Bir kere Osmanlı tahayyülünde bir
devlet tasarlamak sürecinde neler olacağı halen açıkça ortaya atılmamıştır.
Diğer taraftan Brooking CEO’larının New Ottomanism ile BOP
projesinin üstü örtük yeni tarzını anlatmaya çalıştıkları da hepimizin
malumudur. Bu açıdan da bölgesinde bir İmpartorluk hayali kurmaya çalışacak
Türkiye’nin konjonktürel olarak Amerikan siyasetine tepkisel bir tavır alarak
bu süreci tasarladığını düşünmek zor olacaktır. Çünkü “yeni-osmanlıcılık”
Amerika’nın bir nevi Atina imparatorluğu modeline benzer şekilde tasarladığı özerk
imparatorluklar sürecine destek olacak şekilde bugün Amerikan think-tank’leri
tarafından derinlemesine tartışıldığı bilinen bir konudur. Peki, öyleyse
hükümetin bugün aldığı konum açısından Türkiye’nin dış siyasetteki tavrı
birilerinin dediği gibi “yeni-osmanlıcılık” temelli bir emperyal ülkü müdür? Bu
ülkü de Amerikan tasarımına dayalı bir hareket midir?
Post-Osmanlıcılık…
Açıkçası tek kutuplu bir dünya öngören imparatorluk
düşüncesi hiçbir zaman Atina örneğinde olduğu gibi algılanmamıştır. Bu yüzden
de Atina imparatorluk olma iddiasına girmeden yıkılmıştır. Ancak Roma siyasi
hareketi imparatorluğa yönelmiştir çünkü kuşatıcı ve askeri açıdan da baskıcı
olmuştur. Bugünün dünyasında yaşanan bunca iktisadi ve iklimsel problemin
içerisinde dünya bir gerçekliğin farkına varmıştır ki, o da emperyal düşüncenin
yani tek kutuplu bir dünyanın insanoğlunun sorunlarını çözmede ancak bir gurup
insanın kaygılarını yansıttığı gerçeğidir. Bugün Kopenhag İklim zirvesinde
kitlelerin daha müdahil oldukları bir dünya istemeleri de bundan ileri
gelmektedir.
Gelelim Türkiye’nin siyasi düsturuna. Türkiye ilk
kuruluşunda “yurtta sulh cihanda sulh” söylemiyle bir nevi yeni bir insanlık
tepkisi atmıştır ortaya. Bu Osmanlı devlet geleneğinden ve tarihsel
tecrübesinden beslenen bir devlet yapısı içerisinde insanlıkla askeri
mücadeleyi bırakıp(yani imparatorluğun menfi yönü olan askeri istibdat ve
dünyaya karşı yaptırımcı halden vazgeçmek), insanlık ortak mirasından barışla
beslenen bir ülke yaratma tepkisi olarak ortaya çıkmıştı. Ancak sonralarda
mevcut iktidar bu hedefinden kopup başka mecralara akınca bu özlem ta bugüne
kadar rafa kaldırılmıştı. Bugün gelinen noktada hükümetin tasarladığı devlet
ülküsü Amerikan CEO’larının tasarladığı türden bir “yeni-osmanlıcılık”
düşüncesinin bu topraklarda tutmayacağını ve Türk imparatorluk tecrübesinin de
tüm dünya toplumlarının tecrübelerinden daha fazla olduğu düşünülerek
tasarlanmaya çalışılmaktadır. Türkiye’deki think-tankler bu konunun daha
derinden resmedilmesi için uğraşmaktadırlar. Osmanlı bu toprakların tarihine
tohum atmış bir tecrübedir ve bu tecrübeden faydalanılmalıdır. Osmanlı’nın
doğruları da vardır hataları da. Bunları iyi değerlendirmeli ve hatalarından
vazgeçilip, doğruları bugünün konjonktüründe bir kez daha tasarlanmalıdır. İşte
böylesi bir mantıkla “yeni-osmanlıcılık”ı bir hayalet çağırma merasimi olarak,
Osmanlıyı tarihten getirip diriltmek hülyası gibi nâmümkün bir hedef olarak
tasarlayan zevatın aksine bugünün düşünürleri Türkiye’ye “post-osmanlıcılık”ı
hediye etmişlerdir. Bu çevresine ve dünyasına barış getiren ve geçmişinden
beslendiği ölçüde Osmanlı ve dünyaya daha yeni şeyler sunduğu ölçüde de onu
aşan(post-) bir Türkiye tasarlamaktır. Bu emperyal dünya görüşünün tek
kutupluluğundansa, herkes adaleti hak eder düsturundan beslenen, herkesin söz
sahibi olduğu bir dünya tasarlama çabasıdır. Türkiye önce kendi içinde barışı
getirecek ve bir bütün olacaktır, sonra da coğrafyasına bu bütünlüğü getirmek
için çağrıda bulunacaktır. Türkiye ve komşularının bir “post-ottomanism” olarak
ileriki dönemlerde aralarındaki sınırı gereksiz bir şey olarak addettikleri
günleri de görmek mümkün olacaktır. Çok merkezli Ortadoğu’da ortak hareket
eden, barış isteyen birçok toplum… Güzel bir hayal olsa gerek…
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.