Birileriyle konuşunca böyle dile pelesenk
edilmişçesine tekrar ederler, İmam Humeyni dedi ki, “Amerika size güldüyse
bilin bir problem” var türünden onlarca cümledir ağızlarından çıkanlar. Ama
“neden peki” soruma karşı ise insanlar elle tutulur yanıtlar vermek konusunda
pek de maharetli değiller. Sebebi ise Amerika’yı da İran’ı da tanımamalarıdır
elbet. Biraz acı olacak ama bizim insanımız yanı başındaki İran’ı bilmez,
uzaklardayken yanına gelen Amerika’yı da tabii. Ama kimileri İran’ı sevmez,
kimileri de Amerika’yı. Bir anlamda bu insanları anlıyorum çünkü insan
bilmediğine düşmandır. Ama bir de sevenler vardır. Onları hiç anlamam işte.
Birini tanımadan sevmek, bir kızın gölgesine aşık olmak gibidir. Tanımadan
sevmek başka bir deyişle putperestlik gibidir. Şimdi bu yüzden de bizim
toplumumuzda her zaman vehimlerle yapılan siyaset vardır, akılla yapılan değil.
Neyse bu konu çok su götürür. Böyle giderse yazmamız gerekenleri yazamayacağız.
O zaman biz bir daha soralım sahi “Amerika velayet-i fakih’i neden sevmez?”
Az çok siyaset bilimiyle ve dünya tarihiyle
ilgilenenler kolayca fark ederler ki, Amerikan sistemi ekonomik temelleri
kuvvetli, liberal dünya görüşünü haiz, imparatorluk iddiasında olan bir
sistemdir. Genelde siyasetin temeli ekonomik kaygılarda yatar. Bunun da basit
izahı modernizmde saklıdır. Modernite ile eski tür siyaset evrilme yaşayıp yeni
bir hal almıştır. Şöyle ki, klasik dünyada yani modernite öncesi Avrupa’da ve
Osmanlı’nın yıkılışına sebebiyet veren milliyetçilik temelli ulus-devletleşme
sürecinden evvel de İslam coğrafyasında bir toplum önce varlık problemini
halleder daha sonra bu varlık probleminden değer yargıları çıkarır, değer
yargıları hukuku belirler, hukuk bir siyaset doğurur ve bu siyasetten de
ekonomi çıkardı ortaya. Ekonomi bir etkendi siyaset için ama ana belirleyici
değildi. Ana düşünce hukuktu. Örneğin bir Müslüman siyasetçinin amacı hukukun
temeli olan adaletti. Ancak modernite ile birlikte gelen endüstri çağında bu
çark tam tersine dönmüştür. Ekonomi siyaseti, bundan türeyen siyaset hukuku, bu
tür bir hukuk değer yargılarını, değer yargıları ise insanın ontolojik
problemini çözmüştür. Evvelden kul olduğunu düşünen insan için var olan ekonomi
artık ekonomi için var olan insanı ortaya çıkarmış ve homo-ekonomikus söylemini
doğrulamıştır.
Amerikan siyaset sistemi tam da
modernitenin var ettiği sacayakları üzerine yükselmiş ve böylece büyüyüp
dünyaya kök salmıştır. Ancak İran İslam Cumhuriyetine bir bakmak gerekirse
durum çok daha başkadır. İran İslam Cumhuriyeti geç dönem sömürge
hareketlerinin haraketlendiği yıllar olan 80’lerde kurulurken dünya siyaset
sisteminin öngörmediği ve şu ana kadar tanınmayan bir sistemle ortaya çıktı:
Velayet-i Fakih. Batı devletlerinden bazıları bu devrimin olmasına engel olmak
bile istemediler, Amerika bu devrimin çok ciddi olduğunu düşünmedi. Çünkü diğer
İslam ülkelerindeki şeriat pratiği göz önüne alındığında İran da kolay
yutulacak bir lokmaydı. Velayet-i Fakih onlara göre sadece Suud kralının ad
değiştirmiş haliydi. Stalin’in ölmesiyle baştan çıkarılan Sovyet gibi, Fidel
Castro’nun ölümüyle ele geçirilmesi planlanan Küba gibi, Humeynî’nin ölmesiyle
de İran ele geçirilecekti pekala. Ne de olsa Humeynî’ye olan sevgi olayların
sıcaklığından ve şaha duyulan kinden ileri geliyordu; bu ortam son bulduğunda
her şey normalleşecekti. Ancak malum daha on yıl dolmadan bunun böyle
olmayacağı ilk Amerikalılarca anlaşılmış olacak ki Irak savaşı baş gösterdi. Bu
Amerikan düşüncesinin Velayet-i Fakih’i ilk defa keşfiydi. Bundan önce batı
için kral diktasının ayrı bir şekli, bir isim değişikliği olarak görülen bu
sistem biraz sonra modernite çarkını geriye çevirebilecek bir dinamizm örneği
olarak göründü gözlere. Bu Velayet-i Fakih’in ciddi olarak liberalizme ilk
meydan okuyuşuydu. Bu meydan okuyuş İmam Humeynî’nin ölümünden bugüne kadar
belli safhalarla devam etti. Dr. Hassan Abbasî de bu söz konusu safhaları
İran’daki bir toplantıda açıklarken, İran’ın söz konusu evriminin daha kendi
dinamizmini yansıtmadığını ifade etmişti.
Yukarıdaki modern siyaset teorisine
döndüğümüzde ekonominin siyaseti belirlediği dünyada, ekonomiyi ikincil konular
arasında gösterip adaleti ve hakkı yani hukukî düzeni birinci olarak addeden
Velayet-i Fakih sistemi ekonomik olarak ambargolar yemesine rağmen bir adalet
davası olan Filistin davasından vazgeçmemiştir. Bu da tam olarak Amerikan
siyasetinin korktuğu şeydir. Amerikan sistemine ufacık dikkat edenler bu
devletin bir tarihinin olmadığını görürler. Bu yüzden de Amerikalılık güven
sorunu ve ekonomik rahatlığa bağlıdır. İnsanların kimliği bu şekilde belirlenir
bu ülkede. Fırsatlar ülkesi ve güvenlik ülkesi terimleri bu açıdan
üretilmiştir. Ancak Velayet-i Fakih sistemi Amerikan sisteminin kimlik
inşasında kullanamayacağı bir kartı elinde tutuyor bugün, o da tarihsel adalet
ülküsüdür. Bu ülkü adaletin aranışında bir coğrafyanın değil tüm dünya
insanlarının ortak bir ülküden beslendiğini ortaya koymaktadır. Yani demem o
ki, 200 yıllık süreçten sonra Amerika şunu fark ediyor ki, bir siyasi sistem
yani Velayet-i Fakih sistemi ondan daha evrensel bir yön sergiliyor.
Bugüne kadar geçen süreçte birçok toplumsal
problemi olsa da geliştirilmeye müsait şekliyle Velayet-i Fakih sistemi
içerisinde büyük bir dinamizm içermektedir. Bu halklara kendi kaderlerini
belirleme şansı verirken aynı zamanda da dünyayı daha yaşanılabilir bir yer
kılmak için de ümit vericidir. Velayet-i Fakih sisteminin Amerikan sisteminden
en büyük farkı, Amerikan sistemine inanan Amerikan-dışı bir toplum sorunlarını
çözmek için Amerika’dan yardım ve izin bekler ancak Velayet-i Fakih tüm dünyaya
herkes kendinden sorumludur ve herkes kendi için yapacaklarında başkasından
izin almak zorunda değildir düşüncesini aşılayarak, Afrika’daki bir gence Latin
Amerika’daki bir sorunu çözebileceği ve dünyayı daha yaşanılabilir bir yer
haline getirebileceği ümidini veriyor. Amerika Velayet-i Fakih’i sevmez, tıpkı
sömürgeci İngiltere ve Almanya’nın Amerika’yı sevmedikleri gibi. Sömürge
imparatorluklarının yıkılmasını “her millet kendi kaderini belirlemekte
özgürdür” diyen Wilsonla sağlayan Amerika, bugün “her millet adaleti hak eder”
sözüyle kendi sistemini yıkmaya hazırlanan, liberalizmi kökünden sallayacak bir
siyasi ahlakı dünyaya aşılayan Velayet-i Fakih’i tabii sevmez.
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.