Bugünlerde her açıdan dillendirilen açılım
süreci televizyonda ve gazetelerde birçok düşünür tarafından enine boyuna
değerlendirilmeye çalışılıyor. Yine de muhalefetin takındığı anlamsız tavırın
akabinde sanırım açılım süreci hükumetin girmesini istediği mecradan daha başka
yerlerde aranıyor. Oysa hükumet daha başka bir pencereden bakıyor olaylara. Bu
aşamada yapılan değerlendirmeler her zaman işin pratik boyutuyla ilintili
kaldığı için açılım sürecinin felsefi altyapısından bahsedenleri bulmak azdır.
Öncelikle açılımın dikkatlice analiz
edilmesi sürecinde üç inceleme çerçevesi olacaktır. Birincisi, felsefi-tarihsel
alanın incelenmesi. İkincisi konunun ulusaşırı alandaki yansımaları ve üçüncü
olarak da Türkiye siyasi havzasındaki etkileri. Bu havza yalnız
İran-Irak-Türkiye ve bir anlamda da Suriye üçgen/dörtgeninde gelişmez, aynı
zamanda Afganistan, Pakistan, Rusya, Azerbaycan, Ermenistan ve dahi Çin de bu
havzanın içerisinde değerlendirilebilir. Çeşitli yerlerde değerlendirmeler
yapanlar genelde olayın tarihsel kısmını reel-politik çerçevesinde
değerlendirmektedirler. Aslına bakarsanız bu reel-politik söylemler kıta
Avrupa’sının Berlin duvarının 1989’da yıkılışından önce kullanılan
söylemlerdir. Bana sorarsanız yapılan yorumlar genelde biraz arkaik ölçütler
taşımaktadırlar.
Bu yapılan değerlendirmeler genelde dünya
arenasında 2001 yılındaki 11 Eylül saldırılarından sonra oluşturulan yeni
siyasal süreci anlayamamaktan ileri gelmektedir. Yani daha açık ifadesiyle bu
aşamada yapılan yorumlar var olan düzenin korunmasına yönelik bir savunma
mekanizması oluşturma yönünde öne sürülmektedirler. Bununla demek istediğimiz
şudur: Muhalefet ve yorumcu zevatın bir kısmı Türkiye’de söz konusu olan bu
açılım sürecinin 2001 yılında dünyada gelişen yeni siyasi ölçütlerin olumsuz
etkilerini azaltmak ve var olan düzene koşut daha olumlu ve bulunulan
coğrafyaya uygun bilinçli bir siyasi dil oluşturmak için atılmış bir adım
olduğunu görmektedir. Yani 11 Eylül akabinde daha da dillendirilen
“küresel”leşme süreci gibi, Türkiye’de yeni bir siyasi dil oluşacak ve yeni bir
düzen kurulacaktır. Söz konusu kitleler böylesi bir sürece hazır
olmadıklarından, ellerindeki politik manevra gücü böylesi bir düzene uygun
olmadığından var olan düzeni korumak için söz konusu açılım sürecini farklı
mecralara çekiyorlar. 11 Eylülün bu söz konusu yönünü ve muhalefetin isterik
tavrını anlamak için şöyle bir geçmişe bakmak gerek. Ne olmuştu 11 Eylülden
önce ve sonra?
1989’da Berlin duvarı yıkıldığında Avrupa
yeni bir düzenin kurulduğu iddiası içerisindeydi. Rusya yeniden kendini
toparlamak için ve Almanya da söz konusu düzeni şekillendirmek için bazı
yönlerden dinçleşmeye çalıştı. Ancak Amerika bu süreçte öyle yeni bir dünya
düzeni gibi bir şeyden bahsetmiyordu. Çünkü bir nevi “ne de olsa ben gücü
elinde tutanım” diyerek gelişen şeylere müdahil olmuyordu. Fakat Afganistan’da
Rusya’nın yenilmesi ve Amerika’nın Rusya’ya göz dağı vermesi gibi olaylar, daha
öyle sağlam bir düzenin olmadığını ispatlıyordu. Aslına bakarsanız Amerika’nın
yerleşim yeri olarak da kıta Avrupa’sından da Asya’dan da uzak olması onun
işgal edilemez bir yer olarak bulunmasını sağlıyordu. Bu da Amerika için bir
bakıma avantaj olarak görünüyordu. 2001 yılına kadar Amerika güvenlikler
ülkesiydi. Bunu şu şekilde bir planla gerçekleştirmişti. 1904 yılında Amiral
Mahan, Birinci Roosvelt’e Amerika için beş temel ilke tanımladı.
1.Panama kanalını açacaksınız.
2.Karayipleri kontrol edeceksiniz.
3.Hawai adasını işgal edeceksiniz.
4.Savaşı sürekli Amerika’dan uzak
tutacaksınız.
5.Savaşı Avrupa ve Asya’da tutmak için
donanmalarla ve askeri güçle okyanusları kontrol altına alacaksınız.
2001 yılında Amerika ilk defa savaşı kendi
içinde hissetti. Bu hissedişle 1989’dan beri süregelen boşluk dünya düzeninde
dolmaya ve post-liberal süreç hızlanmaya başladı. Amerika’nın kürelselleşme
düşüncesi aslında Amerikan düşüncesinin dışında kalan her şeyi dışarı atmaya
yönelik bir süreç olarak ortaya çıktı. Bu Amerikan siyasetinin Huntington gibi
statik düşünen adamların tezlerinden ne kadar etkilendiğinin açık bir imiydi.
Amerika savaşı kendi içinde hissederken içindeki unsurları birleştirerek bu
hissi öldürebilir “Pax Americana” rüyasını sürdürebilirdi. Ancak düşman
Müslümanlar sözü ile kendi eliyle kendini çıkmaza düşürmüş oluyordu. Amerika’da
birçok şehirde Müslüman merkezler vardır. Amerika bir Müslüman yığınına ev
sahipliği etmektedir. Böylesi bir süreçte Amerika’nın Müslümanları düşman ilan
etmesi gidilecek yolu da tıkıyordu. Bakın Afganistan’da tam başarı yok, Irak’ta
yok. Pakistan’da yok. Kendi içerisindeki Müslümanlar huzursuz. Aynı şeyi diğer
doğulu unsurlara da uyguluyor Amerikan siyaseti. Bu şekilde de Pax Americana
rüyasını yerle yeksan ediyor.
Gelelim açılım sürecinin 2001 Amerikan
değişiminden farklarına. On yıllardır savaşı kendi içerisinde yaşayan Türkiye
devleti Amerika’nın yanlışından dönerek yeni-Ortadoğu düşüncesinde başta
Kürtler olmak üzere düşman ilan edilen diğer etnik(mesela Ermeniler ve Rumlar)
ve dini(mesela Aleviler, Şiiler ve Hıristiyanlar) guruplara haklarını iade etme
yoluna gitti. Bu ötekileştirme tezi olan Medeniyetler
Çatışması-Tarihin/İdeolojilerin Sonu düşüncesini kabul eden Amerikan-vari
siyasete alternatif olarak üretilmiş yeni bir siyasi söylemdir. Bu şekilde Pax
Americana yerine Medinet’ul Fazıla metodu ortaya çıkmaktadır.
Türkiye çok partili siyasete girdiğinden
beri sağ ve sol cenahlara ait basmakalıp ve bir o kadar da sıkıcı söylemleri on
yıllardır dinlemektedir. Nesiller değişmiş, ortadoğuya gidip İran-Suriye-Mısır
gibi ülkelerde yetişip gelen ve Hollanda-Almanya-Fransa gibi ülkelerde yetişen
nesiller yeni entelektüel ve siyasi bir algı üretmişse de bugün muhalefet
partileri halen 80’lerin siyasi dünyasından bizlere seslenmektedir. Nasıl ki
bugün birilerinin din elden gidiyor söylemleri Müslümanlar için bir
galeyan sebebi değilse, bu zevatın Atatürk’e ihanet, vatan elden gidiyor
söylemleri de bir o kadar mesnetsiz kalacaktır.
1989’da Berlin duvarı yıkılmıştır ve
demokratik dünya için faşizm terörü en azından devlet söylemlerinden
silinmiştir. Siyasilerin faşizmi dillendirme ve faşist bir program oluşturma
usulleri değişmiştir ancak nedense merkezin solundaki bir parti ile, merkezin
sağındaki bir parti bugünün Türkiye’sinde illa ki 80’lere dönmeyi dileyip
faşizan öğeler içeren sözler etmektedirler. Bunu anlamak çok kolaydır. Onlara
göre kötü olan şey kesinlikle açılım ya da var olan problemlerin çözülmesi
değildir. Onlar için önemli olan şey Türkiye’deki siyasal konjontürün değişimi
ve siyasal dilin evrilmesidir. Eğer böylesi bir açılım hedefine ulaşırsa
Türkiye Pax Americana’ya rakip bir söylem oluşturabilecek ortamı
sağlayacak ve dünya aktüel siyasetinin de etken bir öznesi olacaktır. Böylesi
bir değişim için yeterli düşünsel kaynağı ve hareket planı olmayan, sürekli
halkın yumuşak yerinden beslenen siyasi zevat bu yüzden bugün açılıma muhalefet
etmektedir.
Sonuç olarak;
Son birkaç aydır bizleri meşgul eden açılım
süreci nihayet başladı. Ve muhalefettekiler ne acıdır ki, eleştirilerek
güzelleşecek bu sürece hiç katkıda bulunmadan çemberin dışında kalmaktadırlar.
Kendi iktidarları zamanında girişmeye cesaret edemedikleri böylesi bir
hareketin başarıya uğramasından korkuyorlar. Çünkü değişecek siyasi konjontür
onlar bu değişim sürecine destek verseler de vermeseler de onları dışarıdabırakacak ve aktüel siyasi ortama uygun
ortaklar arayacaktır. Tabii böylesi bir değişime politika üretmek açısından
Adalet ve Kalkınma Partisi ne kadar hazırlıklıdır ya da ne kadar yetkindir onu
da bundan sonrası gösterecek.
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.