İslam İnkılâbı
denildiğinde akla ilk gelen isim şüphesiz İmam Humeynî’dir. Bu iki isim
birbirleriyle öylesine özdeşleşmiştir ki beynimizde İmam Humeynî’nin şahsı
İnkılâbın kendisi halini almıştır. Bir yere kadar doğru bir bakış açısı olsa da
İmam Humeynî’nin dünya görüşüne ve doğal olarak da İslamî dünya görüşüne
aykırıdır.
İmam Humeynî’nin
şahsının İnkılâbın kendisi olarak addedilmesi bir yere kadar doğrudur. Bu doğru
çerçeve ise şöyledir: İslam’ın ıslah projesi bireyden topluma doğru bir çizgisi
olan bir dünya görüşüne haizdir. Ve İslam her inkılâbı önce insanın kendisinde
yapmasından yana olur. Böylece toplumsal inkılâbın savunucusu olmadan evvel
insanın kendisi aynı inkılâbın muhatabı olarak savunduğu inkılâbın etkilerini
iyi gözlemleme imkânı bulur. Daha sonra da toplumsal inkılâp için diğer
insanlarla işbirliğine koyulur. İşte İmam Humeynî(r.a) de böylesi bir bireysel
ceht ile işe koyulmuştur. Onun toplumsal savları tabii ki geçerliliğini genel
hatlarıyla kendi üzerinde deneyerek sağlamlaştırdığı savlardır. Daha sonra da
bu savları diğer inkılâp yanlılarıyla uygulamaya koymak için savaşmaya
başlamıştır İmam. Bu anlamda da bir inkılâba öncülük ederken inkılâbı yaşayan
ilk kişi olma görevini de üstlenmiştir. Böylece kaçınılmaz olarak inkılâp ile
özdeşleştirilme gibi bir şeyi de kabul
etmiştir. Yine de bu görüşün bir diğer tarafı ise İslam-dışıdır. Yani “İmam
Humeynî’nin İslam İnkılâbı” söylemi İslam’ın görüşüne göre ve İmam’ın(r.a)
kendi görüşüne göre Kuranî bir söylem değildir.
İmam Humeynî’nin
kendi konuşmalarını inceleyen birisi görecektir ki İmam hiçbir zaman bu inkılâp
benimdir dememiştir. O sürekli Allah’a şükredip, halka teşekkür etmiştir.
“Bizim devrimimiz, İslam İnkılâbı” gibi sözler onun kullandıklarıdır. O benim
değil halkın devrimi diyerek ilahî söyleme de işaret etmiştir(10). Ancak
özellikle bir önceki bölümde işaret ettiğimiz kitle tarafından dillendirilen
“İmam’ın İslam İnkılâbı” deyimi ilahî söyleme aykırıdır. Burada insanlar biz
böylesi bir şeyi dillendirmiyoruz sadece inkılâbın lideri olarak İmam’ı
anıyoruz deseler de bu sözlerle yapılan işler taban tabana birbirine zıttır. Ki
tam da bu sözlerin dillendirileceğini düşünerek İmam’ın kendisi kesin olarak bunun
bir İlahî lütuf olduğunu belirtmiş ve İmam-ı Zaman’a(a.f) bu konuda teşekkürler
etmiştir. Buna rağmen yine de inkılâbın sahibi olarak nitelendirilmekten
kurtulamamıştır. Daha da ötesi “İmam’ın İslam İnkılâbı” sözüyle birlikte
“İmam’ın İslam İnkılâbı” artık gerçek manada “İslam İnkılâbının” yerini de
alıyor ve tüm hatalardan uzak kılınıyordu. Böylece İmam’dan sonraki herhangi
bir İslam İnkılâbı hareketi – İran’da – kaçınılmaz olarak İslam-dışı
kılınıyordu. Tüm bunlarla birlikte aslında İmam’ın önünü açmak için uğraştığı
İslam İnkılâbı öldürülüyor ve “Humeynî’nin İslam İnkılâbı” adında yeni bir
inkılâp türüyle her şey rayından çıkarılıyordu.
İmam Humeynî İnkılâbı İslam’a Borçluydu!
İmam Humeynî(r.a)
İslam adına bir inkılâp yaptığında sürekli bir devrimden dem vurmamış ve
ıslahat yolunu işaret etmiştir. İslam’ın kendi dinamiklerini harekete geçirmek
adına birçok âlimle görüşmeler yapmış ve önderlik ettiği inkılâbın
karşılaşacağı sorunlara göğüs gerebilmesi için özverili bir ekiple çalışmış ve
kendini İslam’a adamış birçok insanla birlikte büyük bir proje ortaya
koymuştur. Ancak İmam Humeynî’nin bu inkılâp için yaptığı fedakârlıkları inkâr
etmek gibi bir şey olmasa da bu inkılâbın İmam Humeynî’ye mal edilmesi de
tamamen yanlış bir görüştür. Bu tıpkı Kurtuluş Savaşının tüm hareketini Mustafa
Kemal Atatürk’e indirgeyen ve canıyla malıyla katkıda bulunan tüm kitleleri yok
sayan Kemalist hareketin benimsediği gibi bir dünya görüşünü kabullenmektir.
Aksine İmam Humeynî’nin de kendisi bu inkılâbın her şeyini İslam’a borçlu
olduğunu ve şahsının sadece bir görevi üstlendiğini defalarca vurgulamıştır.
İmam Humeynî
hareketinin yorumu bugün belli başlı çevreler tarafından sanki Hz.
Resul’ün(s.a.a) hareketi gibi hatasız bir hareketmiş gibi yapılmakta ve birisi
söz konusu inkılâbın bazı noktalarını eleştirdiğinde bu kitleler eleştirenleri
direkt olarak inkılâp düşmanı ilan etmektedirler(11). Bu da İslam İnkılâbının
aklî yönünü öldürmekte ve onu bir kısırdöngüye hapsetmektedir. Bu şekliyle İmam
Humeynî portresi Atatürk portresine eş olmuştur. Ve böylesi bir yorumlama
dizgesi İmam Humeynî’nin kesinlikle karşı durduğu bir yöntemdi. Ne yazık ki o istemese de böyle sonuçlar ortaya
çıktı. Bu ise İslam İnkılâbını toplumsal bazda kötü etkiledi. Bugün İnkılâbın
yorumlanmasında halk tabakaları arasında gerçekten büyük boşluklar göze
çarpmakta.
İmam Humeynî’nin İnkılâbının Temel Çerçevesi
İmam’ın
inkılâbının temelinde İslam’ın pasifleştirilmiş duruşunun yıkılıp yerine aktif,
günün şartlarına ayak uydurmuş, gerçekten temellerine sapasağlam bağlı bir
İslamî duruşun ortaya çıkarılması yatmaktaydı. O “İmamet” ve “Velayet”
düşüncelerini ve Allah’ın yeryüzünün halifesi olarak tanımladığı insanın
üstünlüğü düşüncesini felsefesine işlemiş ve bunları toplumsal inkılâpta
alelade kullanmıştır.
İmam her
platformda özellikle On dört Masum’a(a.s) ait dünya görüşünü, onlardan gelen
siyasi düsturu açıkça belirtmiş ve onlarsız bir İslam’ın imkânsızlığını
vurgulamıştır. Onun “velayet-i fakih” düşüncesi de tam da bu bağlamda ortaya
çıkmıştır. İmamet düşüncesinin sağlamlığını koruması ve bir devletin yalnızca
en yetkin olan ile yönetilmesi düşüncesi İmam’ın On dört Masum’dan(a.s) aldığı
ve yeni ıslah hareketine adapte ettiği olgulardır. Bunun yanında İmam Humeynî,
İmam Ali’nin hilafet sürecini ve diğer İmamların(a.s) hareket planlarını
derinlemesine ele alıp bu duruşların günümüz şartlarındaki aksülamelini
kestirmeye çalışmıştır. Devleti kutsal bir ortam olarak addetme eylemi aslında
yine böylesi bir yorumlamanın getirisidir. Temiz bir toplum hayali tüm bu
siyasi duruşun temellerinin gerçek anlamda bireysel temizlenmeye
dayandırıldığının da açık bir imidir. Yine böylesi bir düşünce bile İmam
Humeynî’nin İmamların siyasi duruşlarını nasıl okuduğunun açık bir imi.
Molla
Sadra felsefesinin açık bir temsilcisi olan İmam Humeynî, bu görüşlerini siyasî
ve toplumsal arenaya da uygulama çabası içerisindedir. Öyle ki, cevherî
hareketin kaçınılmazlığı ve sürekli bir değişim düşüncesi İmam’ın önderlik
ettiği inkılâbın biricik kaynaklarıdır. Çünkü pasif duruş bu sürekli değişim
düşüncesinden bihaber yaşamın getirisiydi fakat İmam İnkılâbı önerirken işte,
bu İslam yorumu sayesinde önermiştir.
İslam İnkılâbına Neler Kattık?
Peki, tüm
bu tahlillerden sonra şöyle bir soru sorarsak: Bizler İslam İnkılâbına Neler
Kattık? Acaba yanıt ne olacaktır? Yanıtın ne olduğu elbette önemli ancak bana
öyle geliyor ki bu bizim kendimize sormaktan beri durduğumuz bir soru.
Bundan
senelerce önce aziz Şehit Mutahharî şöyle demişti: “İslam İnkılâbı bize ne
kattı değil, biz İslam İnkılâbına ne kattık diye sormalıyız”. İşte bugün,
seneler sonra ben bu soruyu sormanın zamanının geldiğine inanıyorum çünkü İmam
Humeynî’nin sürekli bir değişimin insan için kaçınılmaz olduğunu düşünerek
yaptığı inkılâbın peşine bizler yukarıda tahlillerini yaptığımız kitlelere
bölündük ve yine söz ettiğimiz süreçleri yaşadık. Bu yüzden söz konusu soruyu
sormamızın gerektiğine inanıyorum.
İslam
İnkılâbına kattıklarımız mı yoksa ondan alıp götürdüklerimiz mi? İmam Humeynî
ile inkılâbı üstlenen kitle büyük fedakârlıklar yapmış ve büyük gelişmelerin
önünü açmıştı. Onların açtıkları yollardan İmam Hamaneî ve diğerleri devam
ettiler ancak biz halk kitleleri ya da aydınlar İnkılâba ne kattık? Çok şey
katmadığımız kesin. İnkılâbın rüzgârının estiği yıllarda dünyanın her yerinde
İnkılâp sevdalıları büyük bir şevk ile İslam’a yönelmişlerdi ancak yıllar
geçtikçe gördük ki üretim değil de İnkılâbın tüketimi söz konusu. İnkılâp için
insanlarımız bir şey üretmiyor, İslam’ın sürekli değişim karşısında aktif
kalması için çaba sarf etmiyor aksine inkılâbı tüketiyor ve inkılâptan
nemalanıyor.
İlim
havzasına her sene birçok kişi dünyanın belli yerlerinden ilim öğrenmeye
geliyor ve bu insanlar belli seneler sonunda İslam âlimi(imam/molla) unvanıyla
kendi şehirlerine dönüp âlimlik yapmadalar. Ancak nedense inkılâbı üstlenen ilk
kitle gibi bu işi sırtlayacak bir yeni kitle doğmamaktadır. İlim havzası
eskisinden daha büyük imkânlara sahip olmasına rağmen, orada eğitim alıp geri
dönen insanlar nedense ilmi ve İslamî hayatı salık vereci bir rol
üstlenememekte, gittiği yerlerde rehberlik görevini yüklenecek dirayeti
gösterememektedir. İlim havzası üzerine düşen her türlü görevi yapsa da,
bizlerde bir maneviyat boşluğu ve inkılâp sürecinin son bulduğuna dair
kalıplaşmış bir inanç bulunmaktadır.
Tüm
bunlarla birlikte geçen bunca sene içinde İran devlet olarak iyi gelişmeler
gösterse de bizler, İnkılâp sevdalıları İnkılâba katkıda bulunmak ve onu
sürekli ileriye taşıma yolunda gerçekten büyük bir başarısızlık gösterdik. İmam
Humeynî söz konusu inkılâba ekibiyle öncülük ettiğinde bu hareketi yalnız bir
devlet ya da bir ekip için değil bir örnek olarak tüm Müslüman kitle için
öncülük etmişti. Fakat bizler bu mantığı anlayamadık ve bizler günümüzün
koşullarını sıhhatli olarak tahlil edemediğimiz için üzerimizde olan zilleti
bile göremeyip söz konusu inkılâba bir katkıda bulunmak için uğraşmadık.
Günümüz
dünyasında İslam ümmetinin her alandaki ezilmişliği İnkılâbın yapılmasının
ardından unutulması hasebiyledir. Bizler o inkılâba neler kattık diye sorduğumuzda
gerçekten hanelerimiz boş görünüyor. Ve bizlerin çıkmazı inkılâbı
hatırlayıncaya kadar da açılmayacaktır.
Notlar:
9 Bu bölümde İslam İnkılâbından
kastımız genel olarak İran İslam İnkılâbı olacaktır. İslam’ın İnkılâp projesine
de Allah’ın izniyle bir başka makalemizde değiniriz.
10 Onları siz öldürmediniz, fakat
Allah öldürdü ve attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı ve böylece de
kendi katından, inananlara güzel bir nimet vermek, onları denemek istedi. Şüphe
yok ki Allah her şeyi duyar, bilir.(Enfal 17)
11 Örneğin, İslam İnkılâbıyla
ortaya çıkan “uzmanlar meclisi” üzerine yapılan olumsuz bir yorum söz konusu
olduğu bir küçük mecliste bile inkılâp yanlısı kişilerin eleştiren kişiye sert
çıkışmaları ve hemen konuyu kapatmaları da bunun bir örneğidir. Ya da İmam
Humeynî’nin torununun ya da Ayetullah Taleganî’nin kızının değişimci cephede
yer almaları sonucunda bu iki insanın derhal inkılâp düşmanı ilan edilmesi
vd…
Bismillahirrahmanirrahim.
Yazilarinizi cesitli konularda ufkumuzu acacak görüsleri icermesi acisindan oldukca faydali buluyor, büyük bir begeniyle okuyorum. Islam icin sarfettiginiz cabalarin devamini ve kabul görmesini temenni ederim.
Sehid Mutaharri`nin seneler öncesinde sordugu ve günümüz insanini daha fazla muhatap alan "Islam Inkilabina Neler Kattik?" konulu makalenizde islediginiz konularin ekseriyatina hak vermekle beraber, benim icin muphem kalan bir noktayi sormak istiyorum. Bu yazi dizisinin bu bölümünde dipnot seklinde düstügünüz "Ya da İmam Humeynî’nin torununun ya da Ayetullah Taleganî’nin kızının değişimci cephede yer almaları sonucunda bu iki insanın derhal inkılâp düşmanı ilan edilmesi vd... "konusunda söz konusu sahislara elestiri getiren insanlarin haksiz olduklarini mi düsünüyorsunuz? ABD destegiyle de olsa Iran`a demokrasi getirilmelidir diyen torununu inkilab taraftarlari imam torunu olsa bile bagirlarina basacak halleri yok diye düsünüyorum.Veya uzmanlar meclisi`ne getirilen elestiriler... Elestiriler neler, elestirenler neyi, hangi acidan elestiriyor. Bu konulara benim gibi diger merak edenleri icin aciklamada bulunmanizi rica ediyorum.
Selametle
#FFFFFF">
Yazardan
11-08-2009, 16:46:04
#FFFFFF">
Sayın Merziye Hanım...
Dikkatli bir okuyucu olarak yöneltmiş olduğunuz soruların ehemmiyetini taktir ediyor ve kendi nazarımda elimden geldiğince yanıt vermeye çalışıyorum... Bismi Teala...
Öncelikle İmam Humeyni'nin torununu eleştirenlerin eleştirilerinin haksız olmadığını ve hatta onlarla hemfikir olduğumu belirtmeme izin verin. Ancak burada ben söz konusu eleştiren kitlenin takındığı tavrın İslam inkılabının inşa sürecinde söz sahibi olan güruhun tavrıyla aynı doğrultuda olmadığı ve imamın hattına uygun düşmediği konusunda fikir beyan etmekteyim. Bakınız Aziz Şehit Üstat Mutahhari ne diyor: "Üniversitelerimizde komunizm kürsüleri açalım ve hatta başlarına komunistleri geçirelim. Bizim ideolojimize inancımız ve bağlılığımız tam olduğu sürece kimse bizi alt edemez". Şimdi benim de bu kitlenin islam inkılabının ilerleme sürecinde takındıkları tavırla menfi etkide bulunduklarına dair bir nazarım vardır. Şüphesiz bu konuda daha derin üstatların daha aydınlatıcı yanıtları ve nazarları olabilir. A. Taleganinin kızı konusuna gelince onun dareformcu cephede takındığı tavır pek de farksız değildir. Ben eleştirilen noktaların çoğunu sabit görüyorum. Yine de tekrar etmek istiyorum ki, insanların konuşmalarına izin vermek gerekir. Onlar bırakalım söylesinler eğer hikmetli bir söz ederlerse, hikmet müminin yitiğidir babından teslim oluruz, eğer yanlış bir söz söylerlerse bizim mektebimizde tek bir boşluk yoktur. "Allah'ın kanununda bir boşluk bulamazsın" ayeti gereğince bizler yanıtlarını veririz. Bizim mektebimize güvenimiz sonsuzdur. Bu açıdan da ilmi çerçvede ve fikri aşamada İnkılap gelişecektir diye düşünüyorum.
Hubregan meclisi üzerine eleştiriler de iki aşamadadır. Biri müsbet diğeri ise menfidir. Bunların da tartışılmasının faideli olacağı yukarıda yaptığım açıklamalarla sanırım ortaya çıkmıştır. İmam inkılabı mektebin mensuplarına emanet etmiştir. Ve bu mektebin mensuplarının da hiçbir menfi ve yıkıcı görüşten korkusu yoktur. Eğer bu insanları susturmaya ve sündürmeye çalışırsak o zaman onların düştüğü bataklıktan çıkmamalarının suçlusu biz olabiliriz. Fakat rehber'in seçimler süresince rafsancani ve cephesine takındığı tavırdan da anladık ki asıl olması gereken onların her şeyi söylemesine izin verip kendi kendilerini yok etmelerini beklemektir.
Bu açıklamalar bizim naciz nazarımızdır. Şüphesiz ilim sahipleri daha iyi değerlendirecektir vesselam...
#FFFFFF">
Merziye Hakli
11-08-2009, 22:34:53
#FFFFFF">
Bismillahirrahmanirrahim.
Yaptiginiz aciklamalardan dolayi tesekkür eder, kaleme aldiginiz her yazidan oldukca istifa ettigimi belirterek yazilarinizin devamini temenni ederim.
dua ile...
#FFFFFF">
doğan çelik
14-08-2009, 21:41:42
#FFFFFF">
Kişilk ve inancının doğruluğuna güvenenler , başka birilerinin en keskin karşı çıkışları karşısında en ufak bir rahatsızlık duymazlar .
Kişilk ve inanç biçimlerinde eksiklik , yanlışlık , zayıflık , adaletsilik olanlar , var olan kişilik ve inanç = toplumsal yaşam = sistem biçimlerinin egemenliği ve devamlılığı için kesinlikle karalama , iftira , baskı , yasak ve şiddetten oluşan FAŞİZME yönelirler .
İslamın ilk ortaya çıkışında Ebu Sufyanlarda ve İran islam devriminde karşıt guruplarda bu FAŞİST yöntemi kullanmıştır .
Dolayısyla sayın Beheştinin bu tesbitlerini saygıyla karşılıyor ve taktir ediyorum . Bu gibi gerçekleri ortaya koymak gerçekten büyük emek ve özveri ister .
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.