Huzurun, refahın, barışın halk arasında yayılmaya,
insanların birbirlerine kardeş gözüyle bakmaya başladığı an; bugün.
Darbelerin, müdahalelerin, tarifi yapılamayan dogmatik bir laik diktanın
dayatılmaya başlandığı yer; Türkiye.
Belli bir azınlık yararına işlemekte olan ekonomik
düzen Türkiye’de artık halk yararına değişim sergileyince bu süreç sert ve
mesnetsiz direnişlerle karşı karşıya kalmaya başlamıştır. Türkiye üç tarafı
denizlerle çevrili, maden kaynakları henüz yeterince işletilmemiş ve stratejik
değeri büyük bir ülkedir. Hepsinden öte petrolün Ortadoğu’daki varlığı
Türkiye’nin de önemini arttırmaktadır. Bu nedenle dünyanın emperyalist ülkeleri
Türkiye üzerinde bir takım oyunlar tezgahlamaktadır. Bu oyunlar sırası
geldiğinde peşi sıra sahneye konmaktadır.
’60 ihtilali, ’80 darbesi, 28 Şubat müdahalesi ve
bunlara zemin hazırlayan gençlik olayları, öğrenci çatışmaları, sokaklarında
dolaşılamayan şehirlerin oluşması, birden bire ortaya çıkan din bezirgânları,
devamlı emperyalizmin ektiği fitne tohumlarının eseri ve emperyalist menfaat
müdahalelerine hazırlanan zeminlerdir. Emperyalist ülkeler bir ülkenin
kaynaklarını kendi yararlarına kullanabilmek için o ülkede yerli işbirlikçileri
bulmak zorundadırlar. Bugün bu işbirlikçilerinin kim olduğunu anlamak zor
olmasa gerek. Kim mensubu olduğu toplumun sahip olduğu maddi ve manevi
değerleri savunmuyor ve üstelik bunların aleyhine hareket ediyorsa o bir
işbirlikçidir. Dışarıdan devşirilen sistemler ancak o cemiyetin görüşlerini
yansıtır. Oysa milletimizin mutluluğu için kendi değerlerimizden beslenen
sistemler tesis edilmek zorundadır. Bu girişimler ise devletin bidayetinden
beri hep irtica yaftasıyla bastırılmıştır.
28 Şubat öncesi hükümet ortağı olan Refah Partisi’nin
milli siyaset ve milli ekonomi hamlesi irtica tehdidi denilerek devrin zinde
güçlerince engellenmeye çalışılmış ülkenin etkin medyası da bunlara çanak
tutmuştur. Hatırlanırsa eğer, Habitat zirvesi için Türkiye’ye gelen Siyonist
rejim Cumhurbaşkanı Weizmen Erbakan’ın başbakan olması üzerine yaptığı
değerlendirmede, “ Türkiye’ye daveti kabul etmemin bir sebebi de bu konuları
soruşturmak, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i çok iyi tanıyorum, ve onun
elindeki bütün gücü kullanarak böyle bir gelişmeyi önleyeceğini umuyorum.
Ordunun da kenarda bekleyeceğini sanmıyorum” demişti. (1)
Aynı dönemde Libya liderinin Erbakan’a
söyledikleri için içişlerine müdahale diye kıyameti koparan askeri ve
hariciye bürokrasisi ve devrin medyası Weizmen’ın bu sözleri karşısındaki ketum
tavrı konumuza güzel bir numune teşkil edecektir. Nasıl ki, bir ferdin
ayakkabısı bir diğerine uymuyor, zorlanınca da sıkıntı hasıl ediyorsa milli
bünyemize uymayan sistemler de toplumumuzun her kesiminde rahatsızlıklara
sebebiyet vermektedir.
Her sistem insanı mutlu etmek, ulusları kalkındırmak
amacını güder. İnsanlar cemiyet halinde yaşarlar. Cemiyetler adeta canlı birer
organizmayı hatırlatırlar. İnsana hitap ettiğini iddia eden sistemler de insani
değerleri çok iyi bilmek zorundadırlar. İnsan ne sosyalist söylemlerin iddia
ettiği gibi maddeden ibarettir ne de bazı söylemlerin iddiası üzere tamamen
manevi hasretler ile donatılmıştır. İnsan denilen mahluk maddi ve manevi
değerlerden mürekkep bir bütündür.
Cemiyetimizi diğer uluslardan ayıran, bize özgü, bir
takım hasletler vardır. O halde dünya milletlerinden bir ya da bir kaçına
uygulanmış ve müsbet neticeler vermiş bir sistem ancak o insanların bünyesi
için uygun olacaktır. Başarı kazanması bizde de aynı etkiyi verecek demek
değildir. Türkiye’de yaşayan insanların sosyal yapısına uymayacaktır. Bizi biz
yapan, asırlarca beraber yaşatan değerlere zıt bir ideolojiyi bünyemizde tatbik
etmek en doğru ifadeyle zulümdür. Anadolu üzerinde, Orta Doğu üzerinde
asırlardan gelen bir kültür ve ilim birikimi mevcuttur. Bu birikim Avrupa’ya
ışık olmuş, modern bilimin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Bu toprakların
terbiyesiyle ve bizi millet yapan, ümmet yapan cevher ile mesut olabiliriz.
İthal doktrinler, yabancı patentli söylemler ile insanımızın mutlu olmasını
nasıl bekleyebiliriz?
Sorunun kaynağı bünyede değildir. Batı hayranlığı 1839
Tanzimat Fermanı ile zehir olarak bu milletin bünyesine enjekte olunmaya
başladı. Mustafa Reşit Paşa gibi batı hayranı Osmanlı sadrazamlarının
geliştirdiği hareket o günden başlayarak cemiyet yapımızı mahvetmeye koyuldu.
Sorun daha büyük bir tarihsel açılımla şöyle ifade edilebilinir;
Kanuni’nin Attığı Temel
Osmanlı döneminde 1535 ten yani Kanuni’nin ilk
kapitülasyonlara evet dediği andan itibaren Anadolu toprakları dolaylı olarak
emperyalizmin güdümü altına girmiştir. Batıda feodalizmin yıkılıp sanayi
devrimiyle burjuvanın ön plana çıktığı ve bugünkü kapitalist devletlerin
filizlenmeye başladığı bir dönemde Osmanlı hala feodal yapısını sürdürmekteydi.
Zaman içerisinde Osmanlı şehirleri sermaye sahibi yabancıların hareket sahası
haline geldi. Sermaye ile gelen yabancılaşma beraberinde kültürünü de getirerek
Osmanlı seçkinlerini milli değerlerinden uzaklaştırdı.
Milletine ve milletinin değerlerine yabancı zümre
geçmişten gelen efendicilik alışkanlığıyla bugün halkın gelişim göstermesini,
özüne ve ülkesine sahip çıkmasını hazmedememektedir. İnsanına vatandaş
nazarıyla bakmaya alışamayan seçilmişler hala tebaa zihniyetinde bir idarenin
özlemi içindeler. Halkların menfaatine, ülkenin yarınları için iyi olacak her
adıma takoz koymak ve mevcut durumlarını sürdürme kavgasındadırlar.
İnsanların inançlarının baskı altına alınması, kredi
perdesi altında faiz zulmüyle ezilen insanlar, ana lisanlarını konuşamayan, ana
lisanlarıyla kendini ifade ettiği için horlanan insanlar, köylerinden
yurtlarından sürülen halk, başlarını örten inançlı kızlar ve bir çok içtimai
sıkıntı bu zümrenin saltanatını kaybetme kaygısının sonuçlarıdır.
Tarihi milletler değil sınıflar yazmıştır. Tarih sınıfların
çatışmasının mahsulüdür. Kölelerin Roma’daki iktidara karşı yürüttükleri
hareket hangi milletin hareketidir? 1979 senesinde İran’da vuku bulan, İslam
sisteminin yeniden iktidar olması için gerçekleşen devrim hareketini sadece
Farslılara ait bir hareket olarak görebilir miyiz? Ankara’daki bürokratik
iktidar da tebaasının talep ettiği özgürlük seslerine ne zamana değin
sağır kalabilecektir. Halk desteği ile gelen iktidarlar hakim güç odaklarıyla
uzlaşma kaygısı taşıdıkça bu derin savaş devam edecektir.
Tarih tekerrürden ibaret değildir. Toplumlar ders
almadıkları için bir vaka ikinci kez tarih sahnesinde cereyan etmektedir. Bir
eserde okumuştum; “ Eğer ilk uygulama trajedi olmuşsa, ikincisinin mutlaka
komedi olacağı” söyleniyordu. Bünyemize yabancı sistemler hep trajedi ile
nihayetlendi. Son gayretlerinin de komedi olacağını ümit ediyorum.
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.