Bugünün dünyasında İnkılâbî İslam lafzı hiç de
garipsenmemekte ve öylesine ki artık gerçek bir olguymuşçasına
dillendirilmektedir. Bizlerin İslam’ı yorumlama biçimini imleyen böylesi bir deyimin
altında neler yattığı pek de tartışılmamıştır çünkü bu lafız insanlara masum
bir lafız gibi görünmüş ve İslam’ın pasifleştirilmesine karşı olan kitlenin
bayrağı haline gelmiştir. Yine de “İnkılâbî” sözcesi ne’yi imliyor çok dikkat
etmek gerekir.
İnkılâp nedir? Nedir bir şeyi inkılâp eden? Ya da inkılâp yapabilmek için
ne’ye ihtiyaç vardır? Peki, bir inkılâp olduğunda ardından direkt olarak ona
ait her olgu inkılâbî mi olur? İnkılâbî nedir? Bir sıfat mı? Sıfatlar ne’yi
anlatır? Bir sıfatın görevi ayrıştırma/ayırma mıdır? Sözcüklerin niteliklerine
işaret eden bir tür olarak sıfat sanlık düzleminde kullanıldığında nelerin imi
olur? Vs… türünden birçok soru beyinlerimizde belirebilir. Öyle ki artık
böylesi bir soruşturma ortamında en değersiz olarak görünen şeylerin bile çoğu
zaman nasıl da dehşetengiz kapılar açtığını görebilmek mümkündür.
Yukarıda sorduğumuz sorulardan biri de bir inkılâp söz
konusu olduğunda ona ait her olgu inkılâbî olarak mı nitelendirilmelidir’di.
Şimdi birkaç örneklemeyle konuyu derinlemesine ele alalım. Öncelikle İslam
İnkılâbını ele alalım. İslam İnkılâbının peşine birçok yeni müessese söz konusu
oldu. Bunlardan kimileri İslam’ın özel müesseseleri olsa da kimileri de diğer
yönetim sistemlerinden uyarlama yoluyla alınan müesseselerdi. Tabii ki bunların
varlığı çağa ayak uydurma yönünde kaçınılmazdı. Ve bunlar alındı. Şimdi bizler
bu inkılâbın sonunda evvelden orada bulunmayan ve inkılâptan sonra ortaya çıkan
her olguya inkılâbî mi demeliyiz? O zaman acaba bir tür devrim psikolojisine
girmez miyiz? Yani her şey inkılâbındır ve insanlığın ortak üretimi olabilecek
bir şey konusu değildir. Bence eğer her şeyi böylesi bir ön-ekle sabitlersek,
bir devrim psikolojisine girer ve İslam İnkılâbının ıslah felsefesine ihanet
etmiş oluruz(5). Bu durumda şunu söylemeliyiz ki inkılâptan sonraki her şey
inkılâbî değildir. Yani İslam İnkılâbının getirdiği İslam yorumu da İnkılâbî
İslam’ın varlığına delalet etmez. İslam’ın yaptığı bir inkılâp vardır ancak bu
inkılâbı İslam yapmıştır, İnkılâbî İslam değil. Yani birden fazla İslam söz
konusu değildir. İnkılâp İslam’ın girdiği yerin yaşadığı olgulardan biridir ve
İslam’ın felsefesinde vardır. İnkılâbî İslam deyimi ise İslam içerisindeki
muvahhit duruşu zedeleyen, birden çok İslam’ın olabileceğinin sinyallerini
veren bir deyimdir.
İran İslam İnkılâbî’nin gelişim sürecinde bazı
yazarların gerçekten büyük bir ateşle dillendirdikleri İnkılâbî İslam lafzı
aynı zamanda İslam karşıtları için de bir sığınak halini almıştır. Ancak
Allah’ın ipinin tek olması ve bölünmelerin kesinlikle yasaklanmış olması bile
bu İnkılâbî İslam deyiminin başarıyla sonuçlanan İslam İnkılâbı sonunda
köklerini düşünsel arenaya salması hiç de şaşılacak bir şey olmasa gerek. İlim
çevresinde bu deyimin eksil yönlerinin etkileri halen yaşanmaktadır. İran İslam
İnkılâbının karşıtı olan kitle içerisinde bir gurup da(6) tam da bu yanlış
yorumlama yüzünden inkılâbın karşısında yer almışlardır. Tebliğ boyutunda bu
İnkılâbî İslam deyimi Ehli Beyt mektebini büyük oranda etkilemiş ve âlimlerin
bazı kitlelere ulaşmalarını engellemiştir.
Söz konusu lafzın düşünsel temelleri modern bir kanala
dayanmaktadır. İslam’ın çeşitli türlere bölünmesi modern düşünen beyinlerin
işidir. Böylesi bir işi batı düşüncesinden etkilenen ve bütüncül düşünmeye pek
alışık olmayan, evveli sosyalist ya da komünist olan ancak daha sonradan
İslam’la hidayet bulan aydınlar tetiklemiştir(7). Bu aydınların niyetlerinin
kötülüğü ya da iyiliği bizlerin konusu değildir ancak söz konusu lafzın
türemesi İslam İnkılâbının başarıyla sonuçlanmasına da koşut olarak İslam’ın
münferit yorumların hâkimiyeti altına girmesine sebep olmuştur. Böylesi bir
lafız İslam’ın çeşitlerinin olduğu gibi yanlış bir düşünceyi de İslam
mektepleri arasına sokmuştur. Yazımızın ilk bölümünde bu kitleleri tanımlamıştık.
Ve bu kitlelerin İslam’ın dünyadaki konumuna nasıl etkide bulundukları da
hepimizin malumudur bugün.
İnkılâbî
İslam Yanlısı Kitlenin Psikolojisine Dair
Bugün İslam içerisinde belki de baştaki duruşunu en
fazla yitiren İnkılâbî İslam yanlısı olanlardır. Bu kitlenin İslam İnkılâbının
ilk yıllarındaki duruşundan belki de eser bile kalmamıştır bugün. Onlar
İnkılâbın başarıya ulaşmasının verdiği coşkuyla gerçek ıslahatçı kitlenin
buyruklarına boyun eğip gerçekçi bir İslamî duruş göstermişlerdir. Ancak yıllar
ilerleyip İslam İnkılâbının getirdiği rüzgâr etkisini yitirince bu kitle deyim
yerindeyse kendini yitirmiştir. Öyle ki bu kitlenin tavırları, dünya görüşü
İslam’a diğer kitlelerden daha fazla zarar vermiş ve İnkılâbî İslam deyimi
İslam’ı pasif kılıp bir nevi “İnkılâbı” öncelemiştir.
Bu kitlenin hareket planı ya da daha açık ifadesiyle
dünya görüşü bizlere İslam’ın yorumlanmasında nasıl büyük hatalara düştüklerini
göstermektedir. Bu insanların bir nevi İslam’ı imlere hapsetmeleri İslam
içerisinde çok büyük yaralar açmıştır. En basitinden bir Kerbela vakasının
İslamî çerçevede ele alınışında bile bu insanlar İnkılâbî Kerbela gibi bir
deyim üretmişler ve İslamî çerçeveyi İnkılâbî çerçeveye dönüştürmüşlerdir. Yani
daha evvelden de değindiğimiz gibi İslam’ın yeni bir yorumu olan İnkılâbın
varlığını öne sürmüşlerdir. Ancak bu yorumlama süreci daha başka şeylere yol
açmış ve yorumlamadan ziyade yaratma edimine dönüşmüştür. İslam İnkılâbı bir
ıslah sürecinin varlığını müjdelerken İslam’ı yeni bir dünya görüşü olan
inkılâpla yorumlayan bir anlamda da sosyalist bir İslam gündeme getiren bu
kitle İslam’ın ıslah projesini İslam’ın devrim projesine çevirmişlerdir. Ancak
ne kendileri tam olarak devrimin genel anlamda ne ifade ettiğini anlayabilmiş
ne de toplum bu insanların gerçek niyetlerinin ne olduğunu çözebilmiştir.
Toplum için bu insanların inkılâp/devrim söylemleri İran İslam İnkılâbını
imlemektedir bu yüzden de çok masumdur, onlar ise İran İslam İnkılâbına sahip
çıksalar da sürekli bir devrimden yana olduklarını da bildiklerinden bu ıslahat
hareketinden de ayrıldıklarını bilmektedirler fakat yine de böylesi fikirleri
alelade dile getirmeden üstü kapalı söylemleriyle halkı devrim romantizmine
sürükleyip onları İslam’ın gerçekçi dünya görüşünden mahrum kalmalarını
sağlayarak kendi devrimci hareketlerine katılmaya zorlamışlardır. Bir anlamda
eski komünist romantizme, bir diğer yönüyle de romantik Alman faşizmine kapı
açan durumları, her ülkede farklı bir İslam İnkılâpçısı kitlesi türetmiştir. Bu
hareketin sonucunda Türkiye’de milliyetçi İslamcı hareket, İran’da romantik
İslamcı hareket, Irak’ta yine aynı şekilde romantik İslamcı hareket ortaya
çıkmıştır. Bu toplumsal hareketlerin hepsinin ortak noktası İslam’dır ancak
uygulamada değil devrimde İslam taraftarıdır bu guruplar, uygulamada İslam’ın
hakikatinden çok uzaktırlar.
Bu kitlenin mensupları İslamî dünya görüşlerine
inkılâbı katarken tabii ki İmam-ı Zaman’a(a.f) olan bağlılıkları hasebiyle bu
girişimde bulunmuşlardır. Ancak bu çerçevede de bu kitle mensuplarının romantik
yorum teknikleri bir çıkmaza düşmelerine sebebiyet vermiştir. 1980’den sonra
ortaya çıkan bu kitle Hz. Kaim(a.f) adıyla bir yerde durmuşlardır. İmamet
makamına büyük bağlılıkları hasebiyle geniş bir kitle toplamaları çok zor
olmamıştır. Yine de bu kitlelerin olaylara karşı takınmış olduğu net bir tavır
yoktur. İran’da Ayetullah Hamaneî’nin görüşlerini desteklemiş olsalar da,
Irak’ta Ayetullah Sistanî’nin siyasi tavrını ateşli bir şekilde eleştirip,
sürekli silahlı direniş istemişlerdir. Bu direnişi Sadr ordusu belli
aralıklarla gösterdiklerinde bu sefer de onları “neden sürekli değil de belli
aralıklarla” diyerek eleştirmişlerdir. Türkiye’de milliyetçi bir duruş
benimsedikleri için bazen milliyetçilikleriyle İslam oluşları arasında kalmışlardır.
İslam üzerine düşüncelerinde merceiyyet makamına sıkı sıkıya bağlı oldukları
görünse de bu kitlenin söz konusu makama da bağlı oldukları söylenemeyecektir.
Siyasi tavırları Türkiye’de çok değişken olsa da genel de sağ eksenli bir
siyaset benimseyip “vatanseverlik” deyimini milliyetçilikle özdeşleştirmiş ve
İslam’ın “vatanseverlik” kavramına verdiği değeri kullanarak
milliyetçiliklerini meşrulaştırmışlardır. Deyim yerindeyse ne İslam olmuşlardır
ne de milliyetçi, ancak İnkılâbî görüşü devrimle özdeşleştirdikleri için
milliyetçi yönlerinin faşizme doğru kaydığı bir başka gerçek.
İran İslam İnkılâbı’ndan sonra ortaya çıkan ve İslam’a
yeni bir yorum katmaya çalışan İnkılâbî İslamcılar İnkılâp lideri İmam
Humeynî’nin yapmak istediği ıslahata ket vuran gizli güçler olmuşlardır.
İmam’ın yaptığı her ıslahatı destekler gibi görünen bu kitle mensupları
uygulama alanında kaşıt guruplara ne kadar baskı yapsalar kendileri de bir o
kadar uygulamadan kaçmışlardır. Onların söylemlerine kattıkları “İnkılâbî”
deyimi ne kadar İslam inkılâbını işaret ediyor görünse de batında inkılâp
karşıtı düşüncenin genel etkilerini tamamen savunucuları üzerinde yapmıştır.
İslamî dünya görüşünü her alanda yaymaya yönelik olan
İslam İnkılâbından sonra bu inkılâbı destekler gibi görünse de bir tür çağdaş
ahbarilik diye tanımladığımız kabuk İslam modelini destekleyen bu kitle her
şeyi şekilciliğe indirgeyerek İslam İnkılâbını da değişmez kanunlar bütünü olan
ilahî bir düzen olarak tanımladı. Böylece İslam İnkılâbının eksik kalan kısımlarının
düzenlenmesi üstlenen ve hatta ileriki dönemlerde yeni bir ıslahat projesi
tasarlayacak olan tüm hareketleri geçersiz sayan bir dünya görüşünü ortaya
koydu. Tüm bunları yaparken kendi hareket planının ne kadar İslam İnkılâbı
karşıtı olduğunu anlamadı bu kitle, bu yüzden de kimi zaman İnkılâbın önde olan
isimlerinin dışında kalan ancak yine de inkılâba azımsanmayacak destekleri olan
kişileri eleştirmekten, lanetlemekten beri durmadılar. Peki, İnkılâp
liderlerinden memnun muydular? Kesinlikle hayır.
Yorumlama teknikleri o kadar şekilciydi ki bu
hareketleri sayesinde kendi lehlerine çok şey katabildiler çünkü kimi zaman
inkılâp karşıtlarıyla bile bazı sözcüklerde birleşmeyi bildiler. Ancak bu
kitlenin İslam İnkılâbına kattığı pek bir şey de olmadı. Sadece sözde
destekleri sayesinde dış politikada ve Hizbullah davasında atılan adımlar büyük
bir rahatlıkla gerçekleşmiş oldu. Bu kitlenin söz konusu konulara desteği de
sadece dildeydi. Bu konulara girmekten çekindiler ve hatta kendi ülkelerinin
iktidarlarıyla iyi geçinmek adına bu mevzuları yok saydılar. Şekilcilik bir
yerde tüm ayrılıkları kapatma adı altında kullanıldı bu kitle tarafından. Hatta
vahdet adı altında(8).
Yukarıda genel hatlarıyla işlemeye çabaladığımız
kitlenin işlevsel düzlemde tahlili elbette bu makalenin konusu değildir. Ancak
yaptığımız tümel bağlamdaki tahlil kitlenin İslam İnkılâbına neler katıp
katmadığını yeterince anlayabilmek içindir. Buradan itibaren inkılâba katkı
yapıp yamadıklarını sizlerin gözlemlerine bırakıp makalemizin temelini teşkil
eden İslam İnkılâbı ve bizim ona neler kattığımız sorunsalının tahliline
geçiyorum.
Notlar:
5- Devrim psikolojisinden maksat,
komünizmin insanlığa sunduğu sürekli devrim görüşüdür. Yani insanlığın
mutluluğu yalnız devrim ile mümkündür ve ancak devrimler amaç olmalıdır
görüşüdür. Yalnız İslam’ın böylesi bir şeyi önermesi imkânsızdır çünkü İslam
mutluluğu dünya ile sınırlamaz ve dünyadaki devletsel süreçteki mutluluklarla
insanı tatmin etmeyi öngörmez. İslam insanları ıslahat yapmaya davet eder doğrudur.
“Ancak inananlar ve
iyi işlerde bulunanlar ve birbirlerine gerçeği gözetmeyi ve sabretmeyi tavsiye
edenler başka”(Asr 3). Bu iyiliği emredip kötülükten men etme bir ıslahat
projesidir ancak bu ıslahatın bu dünyadaki mükâfatından ziyade sonsuzluk âlemindeki
mükâfatına önem verir. İnsanın mutluluğunun sonsuzlukta gerçekleşeceğine işaret
eder. “De ki: Dünyanın zevki azdır, ahiretse sakınanlar için daha hayırlıdır ve
onlar, hurma çekirdeğinin içindeki incecik kıl kadar bile zulüm görmezler”(Nisa
77). İşte bu da İslam’ın ıslah projesidir. O sonsuz bir mutluluktan bahseder ve
diğer sistemlerden ayrıldığı nokta da burasıdır. Diğer sistemler her şeyi bu
dünyada bırakmışlarken İslam onlardan farklı olarak bu dünyanın yanında ölümden
sonrası için de bir vaatte bulunur.
6- Ben aslında bazı karşıt kitlelerin
de gizli olduklarına inanıyorum. Çeşitli hadisleri temel alan bazı âlimler,
müçtehitler İmam Humeynî’nin(r.a) İslam devrimini bir devlet kurma girişimi
olarak ele almışlar ve bu hareketi desteklememişlerdir. Örneğin, Şeyh Razi ya
da Tusi gibi büyük âlimlerin kitaplarına aldıkları, “İmam’ın(a.f.) zuhurundan
evvel İslam adına kurulan tüm devletler batıla hizmet eder” türünden hadislerle
İmam Humeynî’nin yapmış olduğu ıslah hareketi kimi âlimlerce devlet kurma girişimi
olarak görülmüş ve bu yüzden de bu hareket tenkit edilmiştir. Ancak yine de
yukarıda geçen hadis türünden hadislerin de mütevatir derecesinde olmaları bir
tarafa bana göre İmam Humeynî’nin hareketi bir devlet kurma girişimi olarak
görülmemelidir. O var olan bir devleti ele alıp ıslah etmiş ve hayrı emredip,
kötülükten sakındırmakla yükümlü olduğu gerçeğini hatırlayarak halkı İslam
yoluna davet etmiştir. Ancak yazının başından beri İslam karşıtı olmalarına
rağmen kendilerini İnkılâp karşıtı olarak tanıtan kitleyle bu gizli İnkılâp
karşıtı kitle birbirinden farklıdır. Çünkü bu kitle bir devlet girişimi olarak
İnkılâbı tenkit edip, bir ıslah ediş olarak desteklemişler ve Kuran ve hadis
doğrultusunda amel ettiklerinden söz konusu sahih hadisleri de göz ardı
etmemişler ve eski büyük üstatların içtihatlarını sürdürmüşlerdir.
7- Bkz, Ali Şeriatî. Büyük bir beyin
ve düşünsel dünyası harikulade geniş bir insan. Ancak batı düşüncesiyle İslam’ı
kaynaştırma çabası onu bir müddet sonra Kantçı bir İslam modeli üretmeye
itiyor. Ali Şeriatî kendi toplumunu iyi etüt eden usta bir toplumbilimciydi
fakat onun dünya görüşü ne tam batıydı, ne de tam İslam. Kant’ın dünyasından
çok etkilenmişti. Batının Kartezyen dünya görüşüne kapılmıştı. Ali kitabında
İmam Ali’nin hayatını bir batı araştırmacısı gibi kesin sınırlar çizerek
ayırması, İslam’ın İnkılâbî olanına işaret etmesi bunların bariz örnekleridir.
Şeriatî tüm bunları aynı yere koymasıyla modern bir İslam tefekkürü ortaya
çıkarmıştır. Yine de gerçek bir İslam değildir bu.
8-Bu gerçekten trajik bir durumdur
İslam ümmeti için. Burada söz konusu olan kitle İran İslam İnkılâbı adından
dolayı tamamen Şia bir kitle olarak düşünülmemelidir. Aksine hiç azımsanmayacak
şekilde İnkılâptan beslenen şekilci Sünni bir kitle de vardır. Vahdet lafzı da
tam olarak iki mektebin bu şekilde düşünenleri tarafından kullanılmış ve
içi-boş bir deyim haline getirilmiştir. Bu iki kitle birbirleriyle sıcak maddi
ilişkilere girebilmek için vahdet kavramını öylesine bir şekilcilikle
yorumlamışlardır ki vahdet yerine mektepten ödün verme süreci neşet etmiştir.
Bu şekilde İslam’ın yorumlanması da zorlaşmış ve bu kitle tarafından ortaya
koyulan şekilcilik sonucunda Taliban türü İslam da sahne almıştır. Hiçbir
manevi süreç gözetilmeksizin İslam tamamen görünene hapsedilmiş ve vahdet
hoşgörünün dışında bir “pazar stratejisi” halini almıştır.
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.