‘Eğer bir kalp
dünyaya esir olmaktan kurtulup hür olmazsa, dünyanın heva ve hevesine
kapılırsa,bu esaretten kurtulmak için de hiç olmazsa azami derecede bir
gayret sarf etmezse bugünkü gibi Müslümanların hayatlarını etkileyen ve en
tehlikeli afetlerden olan kalbi hastalıklar içinde boğulur kalır. İnsanın
yaptığı her iş kendisi içindir. İşlediği her amel müspet ya da menfi kendisine
tesir eder. Eğer namaz kılıyorsa bu kendi kulluğunun gereği olduğu içindir,
tebliğde bulunuyorsa Allah adına vazifesini yapmış olmak içindir. Şayet cihat
ediyorsa sorumluluğunu yerine getirip cehennem azabından korunmak içindir.
Allah-u Teala dinini bugün yüceltmek dilerse bunu bugünkü Müslümanlar olmadan
da yapabilir. Öyleyse Allah-u tealanın bize ihtiyacı yok. Ancak bizim Allah
katında kabul görecek salih ameller işlemeye ihtiyacımız var.
Bütün
alışkanlıklarımız, bütün hayal kırıklıklarımız bunu idrak edememiş
olmamamızdandır. Bütün hatalarımız, Kur’an-ı okuyup mesajını
anlayamayışımızdandır.‘Allah kendisine kitabı, hükmü, peygamberliği verdiği
insana, “Allah’ı bırakıp bana kulluk edin demek yaraşmaz. Fakat “Kitabı
öğrettiğinize, okuduğunuza göre rabbe kul olun” demek yaraşır.’
Bütün işleri Rabbe has kılıp, ona kul olmadıktan
sonra biz neden böyleyiz, nerede hata yaptık, niçin vahdet oluşturamadık,
birbirimizi neden kırıyoruz, zilleti nasıl hak ettik? diye kara kara
düşünmenizin ne anlamı olabilir?
Eğer İslam, bir şahsın nefsini tezkiye edememişse,
kalbinin ıslahı için ona tesir edememişse, dünya sevgisini kalbinden
çıkaramamışsa, bu kimsenin islamiyeti anlayamadığı, kavrayamadığı aşikardır.
Hülasa Müslümanların bugün başlarına gelen tüm afet ve musibetler, bu büyük
tehlikeden kaynaklanıyor. Eğer bu tehlikeler olmazsa kalplerinde sıdk ve ihlas
olurdu. Bunları anlayabilseler, birbirlerine olan güvenleri artardı. Bu güvende
en kısa zamanda birlik ve beraberliklerini sağlar, kısa yoldan yardımlaşmanın
yani vahdetin pratik fayda ve nimetlerini tadarlardı. İran’da yaşanan secim
sonrası karışıklıkları bu açıdan incelediğimizde sanki yeniden tarih tekerrür
ediyor. Bunca yıllık ilimleriyle, ibadetleriyle ve fedakârlıklarıyla ün salmış
şahsiyetler son yıllarda belki de İslam Devriminin en güçlü döneminde
böyle bir girişimde bulunmaları hiçbir siyasi ve ahlaki kuralla izahı
olmayacak bir durumdur.
Din mi siyasetin üzerindedir, yoksa siyaset mi
dinin üzerindedir? Dini değerler ve otoriteler, dünya kan içicilerine hoş
görünmek ya da sadece İran’ın milli menfaatlerini yüceltmek için feda
edilebilir mi? Yüzyıllardan sonra kazanılmış, milyonlarca insanın kanıyla
ve bir ülkenin onca servetinin heba edilişiyle elde edilmiş ilahi nur olan,
dünya mazlum ve mahrumlarının yegâne kurtuluş muştusu, bir takım dünyalık makam
ve nefsi istekleri olan birilerinin heva ve hevesine asla terk edilemez,
edilmemelidir.
Onca harici düşmanların yıkıcı faaliyetleri, tahmil
edilmiş savaşları ve diğer tüm tehlikeler bertaraf edilmiş, artık düşmanın
saldırısını beklemeyi değil, savunmadan çıkmış düşman kalelerinin önünde
mevzilenerek, onların saldırılarını daha düşünce aşamasındayken yok etme
kabiliyetine erişmiş bu ilahi hediye, Talha’ların Zübeyir’lerin dünya
perestlikleri uğruna kanunsuzlukları yaşamamalıydı.
Dünya
emperyalist güçleri ve onun içerdeki uzantıları bir daha büyük bir
yanılgıya düçar oldular. İçlerinde sakladıkları heva ve heveslerini kontrol
edemeyen zevatı kullanarak Müminlerin emir’inin ve onun pak evlatları olan İmam
Hasan(as) ve İmam Hüseyn’(as)in başlarına ördükleri habis tezgahı tekrar
güncelleştirerek yürürlüğe koydular. İslam’ın ve İran’ın Hizbullahi halkı
hainlerin kurdukları kapanı onların başına geçirdi. Tarihteki olaylarla
aslında içerik açısından hiçbir farkı yok dikkatlice baktığımızda, olaylar,
şahıslar vs. hepsi yerli yerinde, roller buna uygun keza. Ancak düne benzemeyen tek şey var.
Hz Ali (as) Cemel’de, Sıffın’de yalnız bırakanlar, anlaşmaya zorlayanlar,
zafere ramak kalmışken dönenler, İmam Hasan (as)’ı yalnız bırakarak barışa
mecbur edenler, İmam Hüseyn’i(as) davet ettikten sonra yüz üstü bırakanlar yok
artık. Aslında hiç yok değiller varlar, var olacaklar hep ama, artık
İmamlarının Rahmani takipçilerine sahip çıkan onları savaşın hiçbir
aşamasında yalnız bırakmayan Hizbullahi bir ümmet var. İlk duyduğumda uzun
yıllar önce çok garbime gitmiş sindirememiştim, bir türlüde tevil edememiştim
Rahmetli İmam-ı Ümmettin şu sözünü : “İran’ın Hizbullahi Halkı
peygamberimizin bazı sahabelerinden de üstündür” sözünü. Daha sonraki
dönemlerde hep beraber gördük ki imamın irtihaliyle boş emeller peşinde
koşanlar ilahi nurun söneceğini hesap ediyorlardı. Ama imamın sözünün gerçeği
tezahür etti. Hizbullahi halk imamın izinden, sözünden ayrılmadan onun
işaretlerini değerlendirip hayata geçirdi. İlahi Rehberiyete teslim olarak,
düşmaların habis emellerini boğazlarına kilitledi, Keşke Peygamberimizin
vefatından sonra da onun sahabeleri aynı şeyi yapsalardı. İlahi önderliğe
teslim olup, peygamberlerinin ilan ettiği vasilerine sahip çıksalardı. İşte
İran’ın Hizbullahi halkının büyüklüğü burada yatmaktadır. İmam-ı Ümmetin o sözü
bu günlerde tekrar tezahür ediyor ve o halk Velayeti Fakih’ine sahip
çıkıyor, onun izinden ve sözünden ayrılmayacağını tüm dünyaya haykırıyor,
Kendi gibi düşünen, yaşayan, inanan iliklerine kadar Rehberine bağlı,
inançlarına sadık, dünya mazlumlarının gönlünde taht kurmuş, kudurmuş
saldırganların korkulu rüyasını tekrar icranın başına hükümete
getirmiştir. Bu olay yaşanmış ve tekerrürden ibaret sayılan tarihin yeniden
yazılmasıdır. Hiçbir İlahi , insani ve yasal kurala dayanmayan boş
propagandalar artık iş yapamaz, geçici bir takım kargaşa yaratsa da güneş
eskiden olduğundan daha çabuk doğuyor ufuklardan. Resulullah’ın yanında yer
almış onca fedakârlıklar yapmış, canını malını ortaya koymuş nicelerinin
akıbeti hepimizce malum değil mi acaba? Belamı Baura’yı hatırlayın. Hiç kimsenin,
hiç birimizin akıbeti belli değil, insanın önceki yaptıkları güzel işler
değerlidir, ancak sonuna kadar götürebilirse. Dün yaptıklarımız bu günkü
halimizle değerlendirilir aksi halde dünle yaşanmaz, insanda sadece dünüyle
değerli olmaz, Allah hepimizin akıbetini hayırlı kılsın, Nefsi heva ve
heveslerimizi kontrol edebilme liyakat ve cesaretini bizlere ilham etsin.
İsrail oğullarının,
diğer ümmetlerin ve Peygamberimiz ümmetinin tarihi serüveni hepimiz için
aydınlık yolun işaretleriyle doludur. Yeter ki gereken dersleri çıkarıp,
güncelleştirelim ve günümüz dünyasında oynanan oyunları zamanı geçmeden
değerlendirme kabiliyetine sahip olalım. Göreceğiz ki her olay
tekrardan ibaret, her birey ya da kurumlar kendilerine ya ilahi bir rol
almışlar onu oynuyorlar ya da şeytani bir rol benimseyerek, bu dünya
sahnesi ki bir tiyatro sahnesinden farksızdır o rollerine devam ediyorlar.
Bizler Rabbimizin bulunun dediği yerlerde sahnede olalım, olmayın
kaybolun dediği rollerden de uzak duralım. Eğer birilerinin habis niyetlerine
yem olacaksak kirli tezgahlarına alet olacaksak şahsi hak edişlerimizden
bile vazgeçerek, onurumuzla gururumuzla yerimizde oturalım. Her zaman
sahnede rol almak gerekmez, bazen de izleyici koltuklarında oturmak
gerekiyor vesselam…
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.