Zaman Gazetesi Yazarı Ali
Ünal 22 Haziranda bir yazı kaleme almış: ‘İran’daki Seçimler ve Sonuçları’.
Yazısının başları oldukça makuldür elbette. Batı zihniyetiyle doğu zihniyeti
arasındaki bazı farkları saydıktan sonra İran seçimlerine değiniyor.
Şöyle diyor yazar:’ İran
halkı, temelde daha çok dinin yön verdiği diğer Doğu halklarından çok farklı
değildir. Bu bakımdan, Mir Hüseyin Musevî ile Ahmedinejad arasındaki fark temel
prensipler açısından değil, bu prensipleri hayata geçirmedeki bazı yaklaşımlar
sebebiyledir.’ Daha sonra neden Ahmedinejad’ın kazandığına ve olayların neden
böyle geliştiğine dair üç sebep sayıyor. Musevi’nin tecrübesi, birikimi vs.
daha fazla olmasına rağmen halka inemedi, fakat Ahmedinejad bunu
gerçekleştirdi. Evet, kısmen katılıyoruz bu görüşe.
İkinci olarak zikrettiği
sebebin üzerinde durulması ve incelenmesi gerekiyor: “Şiiliğin Genel
Karakteri”.
Şöyle devam ediyor yazar:‘Sünnîlik,
14 asırdır büyük Müslüman çoğunluğun yolu olması ve ana karakteri itibarıyla
genellikle bir aksiyon, müsbet hareket, yani tamir ve inşa yoludur; muhalefet
değil, muvafakat yoludur.’ Yazara yine kısmen katılıyoruz, Sünnilik
muhalefet değil, muvafakat yoludur, zira Müslüman nüfusun kahir ekseriyeti Sünni
olmuştur hep. Ancak ‘aksiyon, müsbet hareket’ yolu mu dediniz? İlginç bir
saptama doğrusu? ‘Müsbet hareket yolu’ olduğu doğrultusundaki değerlendirme,
ancak bir Sünni için geçerli olabilir. Yazar kendi paradigmasıyla öyle
değerlendirebilir, bir şey diyemeyiz. Ancak ‘aksiyon’ Sünniliğin karakteristik
yapısı içerisinde değerlendirilirse buna katılmak pek mümkün değil. Zira
yazarın kendisinin belirttiği ancak ‘muvafakat’ (uymak, müsaade, razı olmak),
Sünniliği temsil edebilir. Tarihi süreçte kendisinden başkasını ‘ehli bidat’ ya
da ‘sapık fırkalar’ olarak takdim eden bir Sünni Ulema vardı. Avam da hiç
araştırma ihtiyacı bile duymadan bunu kabul etti, amenna dedi. Aksiyon; neyin
aksiyonu, ne karşısında ve nasıl? ‘Tamir ve İnşa yolu’ değerlendirmesi de yine
bir Sünni için geçerli olacak bir ifadedir. Sonra başka bir soru akla geliyor:
‘Öyleyse Şiilik nasıl bir yoldur?’ Yazar bizi ziyadesiyle aydınlatıyor:
'Şiîlik ise azınlık ve
muhalefet yolu olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bu tür yolları takip
edenler, muhalefette sert olurlar. Tâbi oldukları din de olsa, onu genellikle
bir ideoloji olarak benimser ve yaşarlar.' Muhalefette sert olurlarmış;
doğaldır diyelim, 14 asır boyunca (genel olarak) ezilen, tehcir edilen,
katledilen, sindirilen bir topluluktan bahsediyoruz. Hüseyn'in intikamını almak
için kıyam eden Muhtar es-Sekafi yumuşak bir yol mu belirleyecekti kendisine?
Yazar, Şiilerin, dinlerini ideoloji gibi benimsediklerini söylüyor. Çok
kapalı bir ifade. İdeolojiden kasıt, tam olarak nedir?Türk DilKurumu
Sözlüğünde şöyle geçiyor: 'Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, ... bir
grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî,
moral, estetik düşünceler bütünü.' Eğer kastı buysa doğrudur. Ancak şurasını
atlıyor ki Şiilik, bireyi ve toplumu ilgilendiren her mevzuda 'İlahi'
hükümlerin geçerli olduğunu söyler. Din hayat alanlarından bir alan değil,
bunların hepsini kuşatıcı bir niteliktedir. Geçelim.
'Tarih ve Semboller' çok önemli bir yere
sahiptir diyor yazar, katılıyoruz. Yazar daha sonra 'böylesi hareketler'
diyerek yaptığı genellemede, muhalefet olan ekollerden bahsediyor, felsefe ve
polemik çok gelişir diye belirtiyor. Buna da katılmamak elde değil, Şiiliğin
diğer ekoller arasındaki ayırt edici yeri felsefeye-akla verdiği önemdir. Daha
sonra yazarımız, kendi meşrebini methetmeden kendini alamıyor elbette: 'Sünnîlikte
kucaklayıcı, bütünleştirici, kalbe ve hislere hitap eden tasavvufun çok derin
bir yeri olmasına karşılık, Şiîlikte onun yerini felsefe almıştır.' Yazardan
müsaade isteyerek buna da katılmanın mümkün olmadığını söylemek istiyorum.
Tasavvuf tarihinden şüphesiz bihaber değildir yazar. Esasen tasavvufun çıkışı
sürecinde Şii bir karakter baskındır ve Sünni ekoller, bu mevzuda Şiilikten
derin bir şekilde etkilenmişlerdir. Bir çok görüşüne katılmamakla birlikte Prof
Fazlurrahman'ın 'İslam' eserinde bundan bahseder. Daha isim saymıyorum. Sünni
ekolde temel 12 tarikat vardır bilirsiniz, on biri yolunu Hz Ali'ye dayandırır.
Fakat Sünnilikte anlaşıldığı şekliyle tasavvuf, zaten Şiilik içerisinde
barınamaz. Sünni tasavvufunun ideal yaşam olarak sunduğu miskinlik, tekke
hayatı Şii inancında kabul edilecek bir yaşam tarzı değildir. Dolayısıyla
onları desteklemesi mümkün değil. Rızk edinmenin ve başkalarına muhtaç
olmamanın en önemi ibadet olduğu bir anlayıştır. Bir manastır hayatı kabul
edilmez. İnsanların içerisinde yaşamalı dini. Dinin direklerinden dördü
şunlardır: 'Emri bil Maruf, Nehyi anil Münker, Tevelli, Teberri.'
Sünni tasavvuf anlayışının
Şiilikten derin ve köklü bir şekilde etkilendiğini söyledik. Daha sonraki Sünni
tasavvuf ekollerinin Şii karakteristik yapısıyla uyuşmayacak bir hale
büründüğünü de ekledik. Şiilikte tasavvuf değil de, 'İrfan' kelimesi yer eder
ve önemli olan odur. İrfan'ı esas aldığımızda ise, bunun Şiilikte çok geniş bir
edindiğini bilmeyecek kadar cahil değil üstadımız. Aynı şekilde felsefe de yer
alır önemli bir şekilde. Bu ikisi de ciddi unsurlarıdır Şiiliğin, ancak
tasavvufun (İrfan) yerini felsefe almıştır sözü hakkaniyetle pek uyuşmuyor.
Sayın Ünal devam ediyor: 'Polemikçilik
ise en üst seviyededir; bundandır ki, Şiî ulema, kendi kaynaklarıyla Sünnîliği
bile pek çok Sünnî ulemâdan teorik açıdan daha iyi bilir; çünkü Şiîliği
Sünnîliğe karşı haklı göstermek en önemli bir vazife olagelmiştir.'
Bunlar doğru evet, ancak yazarın üslubundaki, Sünnilik makul ve 'Sırat-al
mustegim', Şiilik ise 'marjinal azınlık' tasnifi, ve 'Şiiler istedikleri kadar
uğraşsın bir şey yapamazlar bize' tarzında oluşturduğu hava, belirtilmesi
gereken bir husustur. Hani 'diyalogcu! fikri önderinin' 'İslam Dünyasının
sırtındaki çıban' diye yaptığı tanımı gibi değişik bir ruh haletinin sonucu
olabilir. İslam Dünyası'nda her zaman nüfus bakımından az olan bir ekolün
temsilcileri, kendisi haricindekileri 'sapık fırkalar' diyerek görmemezlikten
gelemezdi doğal olarak.
'Bu tutum, İran'da
devrimden sonra da devam etmiş, İrşad-ı İslâmî Bakanlığı, hem de mezhepleri
yaklaştırma adına Şiî polemikleriyle dolu eserler yayınlamış, dinamikleriyle
devrimi anlatacaklarına Sünnîlik karşısında Şiîliği ön plana çıkaran eserlere
öncelik vermişlerdir.'Yazarın yazdığı bu. Şii polemikleriyle dolu eserler
yayınlanmıştır muhakkak ki bu meselenin doğası gereğidir. Evrensel bir niteliği
olan bütün din ve mezhepler kendini tanıtma ve yaşatma derdi taşır. Bu sünnilik
için de geçerlidir, Şiilik için de. Gülen Okulları'nın, nüfusunun ezici
çoğunluğu Şii olan Azerbaycan'da, Türkçe'yi yaygınlaştırmak, yaşatmak için
bulunduğunu söylemek doğru mudur? (Azeriler bildiğimiz kadarıyla Türktüler!) Ayrıca
yoğun Farsça etkisinin olduğu Tacikistan'da Gülen Cemaati'nin etkinlik çabasını
Türk Kültürü, hoşgörü iklimi olarak mı değerlendireceğiz sadece? Ben onları
kınamıyorum, kendi inançlarınca bir çabanın peşindeler. Gelelim yazarın
dediklerine. 'Dinamikleriyle devrimi' anlatmamış mı İrşad-ı İslami? Yazar
Devrim dinamiklerinden en önemlisinin, Ehlibeyt Mektebi ve kültürü
olduğunu bilmiyor mu? 'Teşrih ve Muhakeme' kitabı yazarı Kadı Behlül Behçet
Efendi -ki Şafiidir-, ihtilaf hususlarının Ehlibeyt ekseninde olduğunu,
vahdetin de yine Ehlibeyt ile olacağını yazıyordu.
'Felsefe, polemik, muhalefet ruhu önde olup, din bir ideoloji gibi
algılandığı için de devrim, İslâm'la yoğrulmuş nesiller yetiştirememiş, İrşad-ı
İslâmî bakanı, birkaç yıl önce "Üniversite gençliğinin (yani tamamen
devrim döneminde doğup yetişen okumuş gençliğin) % 95'i namaz kılmıyor"
itirafında bulunmuştur.' İşte yazarımız ağzındaki baklayı
çıkardı, bizleri aydınlatmış oldu! Yazının ortalarında söylemek istediği şeyi
daha iyi anlıyoruz şimdi. Şiiler, felsefe ve polemik gibi, dini bilinç
açısından hiçbir hayati etkisi olmayan unsurları din anlayışının
merkezine koymuşlardır dolayısıyla din her şeyiyle yaşanamamıştır! Bundan
dolayı da din, ideoloji gibi algılanmıştır. İdeoloji kelimesinden ne
kastettiğini görüyoruz şimdi. Şöyle diyelim; 'kağıt üzerindeki din'i bilen,
dini bütün unsurlarıyla yaşamayan, algılayamayan, bir iç huzur içerisinde
olmayan vs bir nesil ortaya çıkmış! 'İslam'la yoğrulmuş'genç, İran’da yoktur; daha somutlaştırıyor
yazar: Üniversite gençliğinin %95’i namaz kılmıyormuş. Burada durup düşünmek
lazım. Yazar, bir sözü hakikat gibi sunma hevesinde. 25.08.2008 tarihinde ‘İran
Laboratuvarı’ adlı yazısında da bu söylediklerini tekrar etmiş, ve sonunda
İrşad Bakanı’nın aynı sözünü nakletmişti: Yani İran gençliğinin (mesele İran
değil bir nevi, devrimden sonra Şii gençliği mi diyelim) neredeyse hiçbiri
namaz kılmıyor. Yalnız bir yıl önceki yazısında ilginçtir, bu yazıdaki gibi
şerh koymuyor, parantez açmıyor. O yazısında ‘Gençliğimizin %95’i namaz
kılmıyor demişti’ ifadesi vardı. Şimdi, Üniversite gençliği, parantez açılıyor,
devrimden sonra doğmuş, yetişmiş, okumuş gençlik! Bir İran ve Şii düşmanının,
parantez açıp ifadeyi yumuşatsa mıydık (!), İrşad Bakanı’ndan böyle bir söz
nakletmesi ve mutlak doğru gibi sunması insanı kuşkulandırıyor. Hangi İrşad
Bakanı, bu mevzuyu, ne zaman, kiminle konuşmuş da yazarımız naklediyor? Öyle ya
isim yok, bir yıl önceki yazısında ‘devrimden yıllar sonra’ olarak belirtmişti
zamanını, şimdi de ‘birkaç yıl önce’ diyor! Sorular çok. Şimdi sayın
üstadımızın bu kesin rivayetine (!) inanmalı mı ?
Mustafa Özcan’ın bir köşe yazısında, çok güvenilir
bir dostuna dayanarak (!), Tahran’daki camilerin %80’i sabah namazlarında
kapalı oluyor demesi gibi, ya da Nihat Genç’in ‘Amerikan Köpekleri’ kitabında,
Tahran’ı-artık neresini görmüş
bilinmez- gördükten sonra İranlı kadınların %99’u başını yarım açıyor, Humeyni
İran’da yalnız’ demesi gibi, ya da Ahmed Varol’un daha hakkaniyetli olmak için,
İran’a gittikten sonra yazdığı yazısında ‘%80 oranında başlarını böyle
açıyorlar diyebiliriz’ sözünün ne kadar güvenilirliği varsa bu sözün
güvenilirliği daha azdır!
Meseleyi biraz geriden alalım isterseniz.
Yazarımızın gittiği yoldan gidersek varacağımız sonuç da hani %95 olmasa da
yakın olur. Dediklerini inceleyelim. Felsefe, polemik vs. kısmını az çok
inceledik. Ya ideoloji kısmına ne diyebiliriz? Gerçekten İran (Şii) gençliği,
Şiiliğin içerisinde bulunan sakatlıklardan dolayı şimdi bu kadar bilinçsiz mi?
Ve bu kadar az mı namaz kılıyorlar? Birkaç soru sormak lazım. Şiiler haricinde
kimsede olmayan matem geleneği hangi inançta var? Biraz açalım, Muharrem ayının
başından başlayarak, Sefer Ayını da katarsak iki aylık süreçte Şiilerin nasıl
bir ruh hali içerisinde olduklarını anlamıyorlar mı? Öyle görünüyor. Aşura
Kültürünü, Hüseyni ve Zeynebi mesajları bin üç yüz küsur yıldır canla başla
devam ettirenler bunlar değil mi? Hangi dini gelenekte ‘şehadet kültürü’ var,
bunlarınki kadar. Bu merasimlerde gençlere hiç göz gezdirmemişler mi? Ayetullah
Humeyni’nin peygamberin doğumunu ‘Vahdet Haftası’ ilan ettikten 10 yıl sonra
‘Kutlu Doğum Haftası’ geleneği Türkiye’de başladı. 1400 yıldır Peygamber’in
Doğumunu kutlamak bile bir dini gelenek haline gelmemişken nasıl karşı tarafı
bilinçsizlikle suçlayabilirler. Peygamberimizin doğumu, vefatı, diğer imamların
doğum ve vefat günlerinde gençleri hiç görmemişler mi? İran-Irak Savaşı’nda
daha baliğbile olmamış, yüzlerce reşid
kahraman çocuğu hiç duymadılar mı? Ehli Sünnette toplu dua etmenin ne olduğundan
bile habersiz milyonlar varken, her Salı ve Perşembe akşamları (Çarşamba ve
Cuma Gecesi) göz yaşları içerisinde dua meclislerine katılan hiç genç
bilmiyorlar mı? Cuma Günü Nudbe Duası’nı okuyan (hani sapık Şiilerin! gaip
İmam’larına hasretlerini dillendirdikleri dua) hiç mi genç görmediler? Bunların
hangisi Sünni gençlikte var? Cuma Namazlarını bir yerde, vahdet içinde kılan
gençler Sünni dünyada var mı? ‘Dini ideoloji olarak algılamayıp’ yaşayan Sünni
genç kardeşlerimiz, neden daha dua tesbihat vs okunmadan, sünneti bitirmeden,
sanki birisi kırbaçlıyor, camiyi terk ediyorlar! Şii gençliğin göz yaşı hangi
ekol, mezhep, meşrep, dinde var? Sayın yazara sormalı, hiç şu Şiilerin Kadir
Gecelerine katılmış mı? Yoksa bilinçli gençliğinin katıldığı camilerde, mevlütleri
mi dinlemiş sürekli? Bunu farkı görebilmesi bakımından tavsiye ederiz
yazarımıza.
Geçelim. Yazarımız, iktidar zaafını da İran’daki
olayların sebeplerinden sayıyor. Buna fazla değinmeyeceğim. Öyle düşünüyorum ki
sayın yazar, seçimler, olaylar demişken gözlerin İran’a döndüğü bir sırada
devrim başarısız oldu savını insanların beynine sokmak istiyor. Sebebi malum;
Şiiliğin Genel karakteri. Bu karışıklıkların da asıl sebebi, başarısız olmuş
devrimin sonucunda çıkmış imansız bir Şii gençlik! Yazara oyların %62.6’sının
‘ümmetçi’ Ahmedinejad’ın aldığını, bu olaylarda da –özellikle son dönemdeki
yağma, saldırılar-fitne için fırsat
kollayan güçlerin parmağı olduğuna dair delillerin güçlü olduğunu hatırlatırız.
İmansız gençlik, Sünni kesimde de vardır, Şii kesimde de. Benim göstermeye
çalıştığım şey, Şiiliğin genel karakterinin sonucunda ortaya çıkmaz bu tür
kesim! Bunun sebepleri çok daha farklıdır.
Tebrikler genç kardeşim. yazınızı okuyunca duygulandım. yazının içeriğinden çok böyle derin konularla uğraşmanız, gelecekte mektebe layık düşünürlere kavuşacağımız için heyacanlandım. Allah sizi bu yolda ondört masum hakkı için başarılı kılsın, mektebin ve memleketin sizlere ihtiyacı var.
#FFFFFF">
YA SETTAR EL UYUB
24-06-2009, 14:45:00
#FFFFFF">
Selamın adap ve irfanıyla sizi selamlıyorum.
Yazısı bahse konu adıgüzel amma kendisi güzellikten nasipsiz bu yazar,inkılabın ilk yıllarında tahranı suyolu yaparak yağlı lokma peşinde koşan Ali sofrasında umduğunu bulamayınca da fıtratı gereği Muaviye sofrasının cazibesine yenik düşenlerden birisidir,çok görmemek lazım.
Muhammed Mehdi-yar ve yaveriniz olsun inş.
Ağamın duz-çöreği bin lokma'yı Rızvan'e değer
Ağamın gözleri yüzbin mülk'ü Süleyman'e değer.
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.