Dokuz yarasa büyüktür yetmiş milyon neferden. Uymaz ama bizim ülkemizde uyuyor maalesef, yetmiş milyon uyduğu için dokuz yarasa ve bunların arkasına saklanan zalimler zümresi bizi hukuk hukuk kesiyor ve biz susuyoruz.
Bugün başka şeyler yazacaktım. Ankara'dan gelen kara cübbeli yarasaların haberleri aklımı allak bullak etti. Başörtüsü Allah'ın emridir. Onu korumak da Allah yolunun yolcularının boynuna borçtur. AİHM kapılarına gidip başörtüsü için gayri müslimlerden medet ummak çok saçma gelmişti. Onların içimizdeki yardakçıları da aynı tavrı sergileyerek bu mücadelenin hakla hukukla olmayacağını bize öğrettiler. Devleti kendilerine babalarından miras kaldı sanan karanlık zihinler demokrasi ve inanç ve düşünce özgürlüğü adına yapılacak her faaliyete engel olacaklardır. Altlarındaki zeminin kaydığını hissettikçe daha da hırçınlaşmakta, Ebu cehil misali kendi kanunlarıyla zıt düşmekteler.
Demokrasi için inanç ve fikir özgürlüğü için her arenada mücadele boynumuzun borcudur. Yarasalarla kendi anladıkları dilde konuşmak gerekecek. Son karar bunu gösteriyor, hak verilmez alınır. Onlardan örümcek kafalı bir zat şöyle demişti, yüzde doksan dokuz destekle de gelseler bir şey değiştiremezler. Demek ki bildiği bir şey varmış. Devlet ve devlet mekanizmaları silahlı güçler tarafından defalarca kesintiye uğratılmasına rağmen halk hep onların istemediği yönde tavır aldı. Halkın verdiği imkânlarla halka posta koyan postallı zevat her zaman yenilgi ile kışlasına çekilmek zorunda kaldı. Bugün ise silahtan daha etkili adına sözüm ona hukuk denen bir güçle darbe girişiminde bulunuyorlar. Apoletli darbecilerden, kara cübbeli darbecilere.
Demokrasi, özgürce ifade ve inanç sistemi isteniyorsa bunun siyasetten, hukuki mücadeleden kaynaklanacağına olan inancımı kaybettim. Devrimler artık Anadolu'da da kaçınılmaz gibi gözüküyor. İnanç, düşünce ve fikir farklılıklarımız olabilir. Bunları birbirimizi incitmeden, engin Anadolu hoşgörü iklimi içerisinde tartışırız. Kendisini devlet addedenler üzerimizden karanlık ellerini çekerse bizler kardeşçe yaşar gideriz. Ama o günlere ulaşmak için mücadele kaçınılmaz gözükmektedir.
Dokuz yarasa ülkede gündem belirleyebiliyorsa hükümet artık sinmeyecek. Tüm sivil toplum kuruluşlarıyla elbirliği, fikir birliği yaparak gerekeni yapacaktır. Parti kapatmadan korkarak, Baykal incinmesin siyaseti güderek ülke yönetilmez. Bir yerlere dokunulacak ve gereken sıkıntılar da elbirliğiyle çekilecek. Evlatlarımızın daha özgür bir Türkiye'de yaşaması için bizler bir şeylerin ceremesini çekmek zorundayız. Senelerce Kürt insanına en doğal hakları bile tanınırken sıkıntılar çekildi. Bir yerlerden gelecek tepkilerden korkularak Kürtler hep mağdur edildi. Askerde olsun, sivil hayatın değişik alanlarında olsun Kürtler hep ezildiler. Ve sonra bu sosyal bir patlamaya dönüşünce sadece oy kaygısıyla bir şeyler verilmeye çalışıldı. Kaşıkla verdiklerini de sapıyla geri aldılar. Şimdi beyefendi çıkmış etnik kimlik şereftir diyor. Senelerdir bu insanların feryatlarına neden kulak tıkadınız. Devletin, hükümetlerin halkından esirgediği demokrasi şimdi kendilerine lazım oldu.
Mustafa Kemal devletin temellerini atarken Büyük Millet Meclisi'nin tesisi için çok çetin mücadele vermişti. İlk meclisin vekilleri beldelerinden Ankara'ya ulaşmak için katlandıkları sıkıntıları şimdi hikâye gibi dinliyoruz. Meclisin mana ve önemi de dokuz yarasa tarafından alaşağı edilmiştir. Anayasa mahkemesinin aldığı karar hükümete haddini bildirmek olarak yorumlansa da hedeflenen millete ve milletin vekillerinin haddini bildirmektir. Türkiye Cumhuriyeti'ni seksen senedir sömürge valisi edasıyla yönetenler bugün halktan gelen özgürlük taleplerini içlerine sindiremiyorlar. Yeni Nevzat Tandoğan'lar, yeni Kılıç Ali'lerin hasretindeler. Avrupa Birliği sürecinde bunu açıkça ifade edemeseler de düne kadar batılılaşma narası atanların hepsi bugün ulusalcı söylemlerle karşımızdalar. Tek korkuları halkın iradeyi yeniden ele geçirebilmesidir. "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" vecizesinin gerçekleşmesinden korkmaktalar.
Hakları statükodan beklemek, kasap kapısındaki kedi görünümünü andırıyor. Bu yolun sonunda çetin bir mücadele görünüyor. Dünyada insanlar haklarını mevcut durum otoritelerinden davulla zurnayla almadılar, Çin'de, Kore'de öğrenciler devletle ölümüne mücadele verdiler. İran'da halk kendini askerlerin kurşunlarına tekbirler getirerek attılar. Kanlarını akıttılar, öldüler ama yenilmediler. Bir nesil davalar uğruna, inançlar uğruna yok oldu
Belki ama ülkeler daha huzurlu, yarınlardan daha emin olarak gelecek kuşaklara aktarıldı. Mevcut durum otoritesinin şekillendirdiği laiklik, onların izin verdiği ölçüde ifade özgürlüğü ve onların izin verdiği nispette inanç özgürlüğü ile toplumun huzur bulması mümkün değildir. Halk hayrına yapılacak her hareket bir yerinden statükonun işine gelmeyecek ve hukuki (!) olarak engellenecektir. Hükümetin görev zamanıdır. Mevcut aritmetiği en güzel şekilde değerlendirmeli ve toplumun bütün kesimlerini rahatlatacak ve köklü yapılanmalara bir an evvel başlamalıdır. Gerginlik edebiyatı, piyasaların sarsılması, ordu ile ilişkiler gibi bahanelere ülkenin tahammülü kalmadı. Kimden çekiniliyor, maaşını verdiğin insanlar neden bu derecede sıkıntı yaratıyor. İspanya'daki yargılamaları birtakım çevrelere sıklıkla hatırlatmalı ve gerekirse hadlerini bildirmelidir. Hükümet yalnızca kendisine oy vererek göreve getirenlere karşı sorumludur. İktidara gelen bir parti bu saatten sonra tüm etnik kimliklerin hükümetidir ve yegâne vazifesi halkı rahatlatacak uygulamalar yapmaktır. Değilse karanlık güçlerin taşeronluğunu yapmak hükümet olmak demek değildir.
Aydınlık yarınlarda tüm insanlarımızla omuz omuza olmak temennisiyle
Bilal Atış
b.atis73@gmail.com