Merhabalar efendim,
Sıkıntılı günlerimizin içerisinde en güzel günler ve sevgiler sizlerle olsun. Bir arkadaşımı, kadim bir dostumu ziyarete gittim. Akşam yemeğe davetliyim. Sofradayız ve dostum hanımına sıcak bir ifade ile sesleniyor.
“Isıttın mı hanım ta rahmetli Ton Ton amcamızdan kalan şu temcid pilavını.”
“Hangisini buyurdun bey” diye cevapladı yenge hanım.
“Hani şu hiç elimizden düşürmediğimiz, her zaman hazırda tutulan, şu laiklik pilavını hayatım.”
“Eh be efendi onu ısıtmaya ne hacet o her dem tazeliğini koruyor bilmezmiş gibi benimle uğraşma ayol.”
Burası işin esprisi tabiî ki. AK Parti için açılan kapatma davasının gerekçeleri laikliğe karşı eylemlerin odak noktası olmak. Refah ve Fazilet Partileri de aynı gerekçeyle kapatılmıştı. O senelerde Refah partisinin ve Fazilet partisinin mahalle teşkilatında çalışıyordum. Bu süreçleri yaşadım. Ama gençliğin heyecanıyla olsa gerek bugünkü gibi sakin değildim o Vural Savaş en nefret ettiğimiz isimdi. Şimdi çok sakinim. Hata bu süreçten bir hayır bile beklemiyor değilim. Her şerde bizim için bir hayır yaratan Mevla’ya sığınmaktan ve bildiğimiz yolda yürümekten başka seçeneğimiz yok. Laiklik kavramını bir din haline getirenler ve halka rağmen halkı yönetmeye kalkanlar ellerindeki son kuvvetlerini de yitirmenin telaşı içerisindeler. Onlar için saltanatlarının bekası uğruna her şey mubah. Velev ki, iç harp zuhur etse de. Anayasal düzen bozulmuş, Demokratik rejim kargaşaya dönmüş, milletin seçtiği insanlar vekillerimiz yok sayılmış, Ekonomi çıkmaza girmiş ne gam. Onların umurunda mı? Halkın yarısının desteğini almış bir partinin kapatılması halkın kapatılması demek değil midir?
Eski Milli Eğitim Bakanlarından birisi için anlatırlar, öğrenciler olmasa Milli Eğitimi idare etmek ne rahat olurdu demiş. Şu şuurlu, imanlı, özgürlükçü, demokrasiye ve halka inanan kitle olmasa kuzuları yönetmek ne kolay olurdu değil mi?
Laiklik, saltanatlarının devamı için sığındıkları son kale. Yirmi sene evvel de merhum başbakanlardan Turgut Özal’ın hac farizası için kutsal topraklara gitmesi üzerine de bugünkü malum statükocu gazeteler ve yazarları aynı çığlıkları atmışlardı. Aradan yirmi sene geçti ve ülkede yine beyaz azınlık kendi menfaatlerinin aleyhine olan her gelişme karşısında aynı laik türküyü söylüyorlar. Kuzey Kore, Enver Hoca, Tito tarzı bir cumhuriyet özlemleri hiç dinmedi. Başındaki bir sultanı atan millet onlarcasının boyunduruğuna girdi ne yazık.
“Tek çözüm teokratik devlet düzenidir. Yıllardır bunun ortamı deriden derine hazırlanıyor. Çözümsüzlükler havası yaratıp olabildiği kadar geniş kitlelerin kafasına teokratik düzenin bir çözüm olabileceği düşüncesini sokmak bunu yaygınlaştırmaktır şimdiki amaç. Galiba Özal’ın kökeninden gelen yol budur. Tek dayanağı, tek umudu da bundan başkası değildir.” 22.7.1988 tarihli milliyetteki yazısında bunları söylüyor Sayın Nail Güreli. İslamcı kesimin ülkeyi batıya açtığı için ağır bir şekilde eleştirdiği. Getirdiği şeffaf devlet anlayışıyla bambaşka bir Türkiye ortaya koyan, ekonomik politikalarıyla birçok insanın faiz batağında mahvına sebep olan Turgut beyi dine dayalı devlet özlemiyle eleştirebiliyor. Yirmi sene evvel bugün Sayın Erdoğan’ı eleştirdikleri gibi.
23.7.1988 tarihinde Hürriyetteki yazısında Sayın Oktay Ekşi yine laiklik savunuculuğu yapar.
“Altını çizerek bin defa söyleyelim. Bir insanın dini inançlarının gereğini yerine getirmek için neler yapması gerektiğini öğrenmesi elbette hakkıdır. Devlet bu ihtiyacı duyanların sorunlarına laik devlet ilkesini koruyarak cevap bulmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetim ve gözetimi altındaki kurslarda bunlar elbette öğretilmelidir. Ama daha yedi yaşındaki bir çocuğu baskı altında tutan mekanizmalar inşa edip ondan sonra da hiçbir zorlama söz konusu değil demek bunun laikliğe aykırı düşmeyeceğini savunmak samimiyetsizliktir.” Yirmi sene evvel ne ise bugün de aynı söylem. Anlaşılan o ki, Ergenekon dedikleri Laiklik dinini benimsemiş ulusalcı taifenin menfaatlerine aykırı olan direk laikliğe de aykırı olmakta. Türkiye’de vatandaşın günlük hayatındaki dini inanç şekillerine bile tahammül edemeyen, yasaklayan, devletin toplumun tamamına olduğu gibi dini inançlara da hükmettiği bir rejim özleminden kurtulamayanlar var. Eğer demokrasiyi totaliter özlemlerin bir maskesi olarak değil de çoğulcu hürriyetçi bir yaşam tarzının icabı olarak savunuyorsak, vatandaşın da devlet adamının da din ve dindar olama hürriyetine saygı göstermek en azından tahammül etmek şarttır. Demokrasinin sağladığı bir özgürlüğü kampanyalarla, suçlamalarla, yine demokrasi mitingleriyle bir kusurmuş gibi gösterip bu hürriyetleri kullanılamaz hale getirmek isteyenlerin sıkıntıları Cumhuriyetimiz ve onun kazanımları olamaz.
Benimsemedikleri fikirlerle demokrasinin kuralları içinde mücadele edemeyenler saltanatlarının bekası için demokrasi dışı yollardan medet ummaktadır. Kırk yıllık düşmanlar koltuk iktidar derdiyle aynı ipte oynamayı içlerine sindirmektedir. Bunlar ayan beyan ortadadır. Yirmi sene de zihniyetlerinden hiç bir şey değişmedi. Belki de kırk sene. Rahmetli Menderes’i ipe götüren zihniyet de bu idi. Evet efendiler çok doğru söylediniz. Bizler bu ülkenin temiz ve aydınlık yarınlarında evlatlarımızı yetiştirmek isteyen insanlar “tehlikenin farkındayız”
Sevginin egemen olduğu sevgi yurtlarında buluşmak ümidiyle
Bilal Atış
b.atis73@gmail.com
www.bilalatis.blogcu.com