İmam
Ali a.s hakkı haykırma ve İslam’ın selametini düşünme konusunda gerçekten
eşi-benzeri görülmemiş bir yöntem izlemiştir. Ne ondan önce ne de ondan sonra
böylesi bir direnişi kimse sergileyememiş ve onun İslam için çektiği çileleri
çekmeye kimse yanaşmamıştır. İmam Ali a.s hakikati haykırmada herkesi geride
bırakmış ve nefsini öylesine bu yola davet etmiştir ki o İmam’a itiraz etmeden istediğini
yapmıştır. İmam Ali a.s şeytana çığlıklar attıran ikinci kişidir. İlk Hz. Resul
s.a.a bu çığlıkları risaletini açıkladığında şeytana attırmış ve daha sonra da
İmam Ali a.s musibetler karşısında sürekli Allah’a bağlanarak hiçbir şekilde
tek bir şüpheye bile yer vermeyen bir imanının olduğunu göstermiştir. Öyle ki
bu konuda Nehc’ül Belaga’da kendi durumunu açıklamak için şöyle buyurmuştur:
“Perde kaldırılırsa bile yakıynim
artmaz benim”(Nehc’ül Belaga – Özlü Sözler)
İşte
İmam kendini bu şekilde tanımlıyordu. Ondaki Allah’a bağlılık öyle bir
seviyedeydi ki âlemler arasındaki perdeler kaldırılsa bile yakininin
artmayacağını söylüyordu İmam.
İmam
hakikate bağlıydı, onunla arasında hiçbir şey kalmamıştı. Her şeyi ilk
kaynağından öğreniyordu. O kendi dünyasını insanların dünyasından ayırmıştı.
Bedeni kulluktaydı ama kalbi cennette. O tam da kendini böyle tanımlıyordu:
“Gerçekten de ben o
toplumdanım ki Allah yolunda onlar, kınayanın kınayışına aldırış etmezler;
yüzleri gerçeklerin yüzleridir; sözleri hayırlı kişilerin sözleri. Geceyi
kullukla geçirip mamur ederler; gündüzü hidayetle geçirip uyanlara alem
kesilirler. Onlar, Kur'an ipine yapışmışlardır; Allah'ın buyruklarını
Resul’ünün sünnetlerini diriltirler. Ne ululanırlar, ne yüce görürler
kendilerini; hıyanette bulunmazlar, bozgunculuk etmezler. Kalpleri
cennetlerdedir, bedenleri kullukta”.(Nehc’ül Belaga Kasıa Hutbesi)
İmam
Ali a.s her şeyiyle bağlı olduğu dinine, Yaradan’ına elinde ne varsa vermek
için sürekli uğraştı. O üstün bir yaratılışa sahipti. Onun kadar ahdine vefalı
ve onun kadar emanete bağlı bir insan daha görmemiştir insanlar. İmam Ali a.s
gerçekten tarihte eşini bir kez daha göremeyeceğimiz bir insandır. Dilerseniz
bu kısa girişten sonra H.z Ali a.s’ın siyerinde İlahi nur nasıl tecelli etmiş
onu görelim. Onun üstün yaratılışına tanık olalım.
İmam Ali’nin Doğumu Üzerine Kısa
Notlar
İmam
Ali a.s Kâbe’nin içerisinde doğan tek insandır. İnsanların o şekilde
girmelerinin yasaklandığı bir yere Hz. Ali’nin annesi Fatıma hatun adeta bir el
tarafından çekilmiştir. İmam Ali a.s âlemlerin kıblesi olan bir yerde daha
Müslümanlığın sesleri bile işitilmemişken tek tanrılı semavi dine inanan bir
ailenin ferdi olarak doğmuştur. Doğduğu ilk gün Hz. Resul s.a.a tarafından özel
bir ilgi ile karşılanmış ve ismi ilahi kaynaklarla konulmuştur. İmam Ali a.s
tarihin de tanıklık ettiği üzere Kâbe’nin evladıdır. Onun doğumu tüm bir âlemin
bayramı olacak nitelikte güzel bir şekilde gerçekleşmiştir. Ve o mübarek Recep
ayının 15. Gününde dünyaya gelmiştir. Hz. Resul’ün s.a.a ellerinde büyütülmesi
şartıyla…
Hz. Ali a.s ve Hz. Resul s.a.a
Hz.
Ali a.s ve Hz. Resul s.a.a kardeşlikten öte ayrı bedenlerde aynı nurlardırlar.
Onlar Allah’ın Hz. Resul’e buyurduğu üzere böyle yaratılmışlardır. Allah Hz.
Resul’e s.a.a şöyle buyurmuştur:
“Ya Muhammed, ben seni ve Ali’yi
bedensiz bir nur olarak yeryüzünü, gökleri, denizi ve arşımı yaratmadan önce
yarattım. Sen o zaman içerisinde sürekli “la ilahe illallah” derdin, beni
ulular ve tanzim ederdin. Sonra ikinizin nurunu bir araya getirerek tek nur
kıldım ki bundan sonra tek nur “la ilahe illallah” söyler, beni tenzih ve
takdis ederdi. Daha sonra o nuru ikiye ve ikiyi de dörde böldüm. Onların biri
Muhammed, biri Ali diğer ikisi ise Hasan ve Huseyn’dir.”(Rabbani Öğütler)
İşte
Allah’ın Hz. Ali’ye Hz. Resul’ün yanında bahşettiği makam buydu. Öyle ki Hz.
Ali a.s adeta babası Hz. Ebu-Talip tarafından değil de Hz. Resul s.a.a
tarafından büyütülmüştür. Hz. Ali a.s ondan sürekli bir şeyler öğrenmiş ve
ilahi eğitimi Hz. Resul’ün öğrenciliğini yaparak almıştır. Onun bildiği her
şey, onun ilmi, ilahi lütfün tecellisi olarak Hz. Resul s.a.a eliyle gelmiştir.
Öyle ki Hz. Ali a.s bu durumu şöyle anlatır:
“Allah'ın salât'ı O'na
ve soyuna olsun, Resulullah'a ne kadar yakın olduğumu onun katında nasıl bir
mertebeye ulaştığımı bilirsiniz. Çocuktum henüz o beni bağrına basardı;
yatağına alırdı; vücudunu bana sürer, beni koklardı. Lokmayı çiğner, ağzıma
verir, yedirirdi. Ne bir yalan söylediğimi duymuştur, ne bir kötülük ettiğimi
görmüştür. O, sütten kesildiği andan itibaren Allah, meleklerinden pek büyük
bir meleği ona eş etmişti; o melek gece-gündüz, ona yücelikler yolunu
gösterirdi; âlem ehlinin en güzel huylarını belletirdi. Ben de her an, devenin
yavrusu, nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim; o, her gün
bana huylarından birini belletir, ona uymamı buyururdu”.(Nehc’ül Belaga Kasıa
Hutbesi)
Hz Ali a.s böylesi bir ortamda büyüdü ve ilimde de cesarette de tüm
toplumun işaret ettiği yegâne şahıs oldu. Düşmanları bile onun doğruluğunu ve
adaletini över ve ondan yanlış bir şey duyulmayacağını tasdik ederlerdi. O Hz.
Resul s.a.a indinde öylesine sevilirdi ki insanlar artık onları ayırmak için
Peygamber’i s.a.a olmadık sohbetlere tutuyorlar ve onunla gereksiz konuşmalara
giriyorlardı. Ve Allah Hz. Ali a.s ile Hz. Resul’ü s.a.a buluşturmak için şöyle
buyurdu insanlara:
“Ey inananlar, Peygamberle gizlice
konuşacağınız vakit, konuşmaya başlamadan bir sadaka verin; bu, sizin için hem
daha hayırlıdır, hem de daha temiz; bulamazsanız artık Allah, suçları örter,
rahîmdir”.(Mücadele 12)
Böylece Ali a.s Hz. Resul s.a.a ile konuşmak için sadaka verdi ve
onunla baş başa görüşmeye koyuldu. Ancak bu birlikteliği çekemeyenler çoktu.
Onlar Ali a.s hakkında sürekli ileri geri konuşuyorlar ve ona sürekli iftiralar
atıyorlar, Hz. Resul’ü s.a.a incitecek sözler söylüyorlardı. Üstat Kuleynî’nin
el-Kâfi’de bildirdiğine göre Hz. Resul s.a.a “Şura 23” ayetini bildirdiğinde
bir gurup Hz. Resul’ü s.a.a “sen
amcaoğlunun pazısını kuvvetlendirmek için bu ayeti uydurdun” diyerek
sıkıştırmışlardır.
İşte bu iki sevgilinin arasına böylesi acılar sokuyorlardı
insanlar. Ancak Hz. Resul s.a.a hayatı boyunca asla Hz. Ali a.s ile görüşmeyi,
özel sohbetler etmeyi bırakmamıştır. Her gün onunla oturup özel sohbetler etmiş
ve insanlar içerisinde en fazla onunla sohbet etmeyi sevdiğini açıkça belli
etmiştir. Ümm’ül Muminin Aişe bu konudan bahsederken şunları söyler:
“Allah Resul’ünün
s.a.a en fazla sevdiği insan Ali’ydi. Her gün onunla oturur, onunla sohbet
eder. O konuşur Ali dinlerdi.(…)”
Zaman ilerken Hz. Ali a.s Allah tarafından da sürekli insanlar
için hayırlı imam olarak tanılıyordu. Ali’nin a.s tavırları ve Ali’nin a.s
özellikleri sürekli övülüyordu. Allah Ali’yi a.s ayetlerinde müminlere emir
olarak tanıtıyor ve Hz. Ali’nin kendi katındaki değerini insanlara
bildiriyordu. İmam Ali a.s bu şekilde Hz. Resul’ün indinde Musa’nın Harun’u
olduğunu öğreniyordu.
O Resul’üne sevdaların en büyüğüyle bağlıydı. O Allah Resulüne bir
akraba olarak değil gerçek bir Şia olarak bağlıydı. O Allah Resul’üne bir
taraftar olarak, bir imam olarak bağlıydı. Onun imanı öylesine bir yakinle
perdelenmişti ki onu delebilecek tek bir güç bile yoktu.
Hz. Resul’ün s.a.a ölümü gerçekten büyük bir yıkım yarattı İmam
Ali a.s için. Adeta tüm dünyanın yıkıldığını hissetmişti İmam. Hayatı boyunca
belki de ilk defa birisi için ağlıyordu. Öylesine bir musibetle ağlıyordu ki,
Hz. Resul’ün sevdasına gömülerek. Ve Onun ardından şöyle diyordu:
“Sabır güzeldir, fakat sana karşı
değil. Ağlayıp sızlanmak kötüdür, fakat sana değil. Senin musibetine uğramak
pek büyük bir şey. Bundan önce uğradığımız musibetler de bir şey değil, bundan
sonra uğrayacaklarımız da”.(Nehc’ül Belaga – Özlü Sözler)
Hz. Ali’nin a.s siyerinde ilahi aşkın tecellisi böylece daha da
ortaya çıkıyordu. O artık Resul’ün yokluğunda kendini Resul’ün bıraktığı ipi
dimdik ayakta tutmaya adıyordu. Kuran’a adıyordu kendini. İmam Ali a.s artık
aşkını Kuran’ın hikmetiyle dindirmeye çabalıyordu. Ancak ilimle dolup taşan
sine böylesi acıları kaldırmıyordu. O durmadan Kuran diyor başka bir şey
demiyordu. Ve Resul’le olan bağını inkâr ettiklerinde de insanlara şöyle
sesleniyordu:
And olsun ki, Allah'ın salâtı O'na
ve soyuna olsun, Resulullah'ın ashabından olup, ondan duyduklarını
unutmayanlar, bilirler, ben bir an bile ne noksan sıfatlardan münezzeh olan
Allah'ın emrini reddettim, ne Resulü'nün emrini. Allah'ın bana lütfettiği
erlikle yiğitlerin durakladıkları, ayakların geriye çekildiği yerlerde canımla,
başımla onu korudum. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, elimden geldiği
kadar canımı ona feda ettim; bütün gücümle düşmanlarıyla savaştım, nefsimle onu
korudum; o da benden başka kimseye nasip olmayan ilmini bana lütfetti.
Allah'ın salâtı O'na ve soyuna
olsun, Resulullah vefat ettiği zaman başı göğsündeydi, ağzının yâri avcıma
aktı, onu yüzüme sürdüm. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, onu yıkamaya
koyuldum; melekler yardımcılarımdı. Ev halkı ve civarı feryatla dolmuştu.
Meleklerin bir kısmı inmedeydi, bir kısmı çıkmadaydı.
Sesleri hâlâ kulaklarımdadır; ona
salâvat getiriyorlardı, bu, onu kabrine yerleştirinceye dek sürdü gitti.
Hayatında da, memadında da ona benden yakın kimdir ki?
İmam Ali a.s ve
Kur’an-ı Kerim
Hz. Ali’nin a.s Nehc’ül Belaga’da Kuran üzerine söylediklerini
okuduğumuzda onun Kuran’a olan bağlığını derhal görürüz. O Kur’an-ı Kerim’e
öylesine bağlıdır ki daha Hz. Resul s.a.a ölür ölmez Ondan yadigâr kalan
sahifeleri toplamaya başlar. Bir kitap haline getirir ve hepsine şerhler düşer.
Ancak dönemin halifesi ve yarenleri tarafından kınanır, hakaretler duyar ve
susar İmam. Ona bir şey sorulmayıncaya değin konuşmaz artık. Kendini yalnız
ilme verir. İbn-i Abbas, Selman-ı Farisi, İbn-i Mesut, Ammar bin Yasir onun
ilim kadehinden içen şahıslardan yalnızca birkaçıdır.
İmam Ali a.s tam anlamıyla konuşan Kuran’dır. O ilim şehrinin
kapısı unvanını da tam da bu yüzden almıştır. Ali’nin sözlerindeki her şey
Kuran’dandır. Ve O Kuran’ı gerçekten en ince ayrıntılarına kadar bilir. Öyle ki
o Nehc’ül Belaga’da elimize geçen en fasih hutbeleri Kuran hakkında okumuştur.
Onun Kuran hakkındaki ilmi öylesine derindir ki kendisi şöyle buyurmuştur bu
ilim hakkında:
“And olsun ki, eğer
iznim olsaydı Fatiha’nın tefsirini kırk deve yükü olacak şekilde yapardım”.
Ve İmam Ali a.s kendini Kuran-ı Kerim’in Hz. Resul’den sonra
gerçek şeriki olduğunu bildiği için her zaman bu bilinçle Kuran-ı Kerim’i
insanların hayatına sürmeye çalışmış ve Kuran’a çağırmıştır insanları. O’nun
Cemel ve Sıffin Savaşına da başlamadan evvel ve Nehrivan’da Haricileri tövbeye
davet ederken yaptığı da buydu.
İmam Ali a.s Kuran’ın emrettiği ölçüde adalet uygular ve ondan bir
adım geriye ve bir adım ileri atmazdı. Velid Kûfe mescidinde içkili namaz
kıldırdığında hiç kimse ona kırbaç cezasını uygulamak istememişti ve İmam Ali
a.s kırbacı eline almış “ben yapacağım,
varsın Ali’yi zalim bilsinler” demiştir. O Kuran’ın söz konusu hükmünün
ertelemesini kendi adının kirlenmesi pahasına reddetmiş. Hakkında denilecekleri
hiç düşünmeden ilahi hükmü uygulamaya koymuştur.
Cemel savaşı için ordu toplarken sırf kavmiyetçilik yapılmaması
için Medineli olan Muhammed bin Ebu-Bekir’i Kûfe’ye, Kûfeli Malik-ul Eşter’i de
Medine’ye yollamıştır. O Kuran’ın kesin sınırlarla yasakladığı kavmiyetçiliğin
dirilmesindense savaşa tek başına girmeyi yeğlemiştir.
Sıffin savaşında düşmanlar suyun önünü kesmiş ve su vermemişlerken
Ali karşı baskın yaptıktan sonra insanlara su vermiş ve düşmanına eziyet
etmemesi gerektiğini insanlara göstermiştir. Ali a.s Kuran’ın konuşan şeriki
olduğunu cümle âleme göstermiştir.
Kur’an hakkında ise insanlara davet hükmünde şöyle buyurmuştur
İmam a.s:
“Bilin ki şu Kur'ân, öğüdünde
aldatmayan, yol göstermede insanı azdırmayan, söyleyişte yalan söylemeyen bir
öğütçüdür. Kur'ân'la oturup kalkan, doğrulukta, fazla bir şeye ulaşmayan, körlükte
noksana erişmeden oturup kalkar. Bilin ki hiç kimseye Kur'ân'dan sonra bir
ihtiyaç, bir yoksulluk gelip çatmaz; hiç kimseye ona uyduktan sonra bir
zenginlik ulaşmaz. Dertlerinize O'ndan şifa dileyin; güçlüklerinize O'ndan
yardım isteyin; çünkü O en büyük derde bile devadır ki o da küfürdür, nifaktır,
azgınlıktır, sapıklıktır. Allah'tan Kur'ân'la dileğinizi dileyin; O'nunla
Allah'a yönelin; O'nu vesile ederek halktan bir şey istemeyin; çünkü kullar,
Allah'a, O'na benzer, O'nun değerine denk değerli başka bir şeyle yönelemezler.
Bilin ki O şefaatçidir, şefaati
kabul edilir; öylesine bir söz söyleyendir ki sözü tasdik olunur; Kur'ân
kıyamet gününde kime şefaat ederse şefaati kabul olur ve Kur'ân, kıyamet
gününde kimin aleyhinde söz söylerse sözü makbul sayılır”.(Nehc’ül Belaga 176.
Hutbe)
Ali
işte böylesi bir Kuran sevdalısı ve ona böylesine şerikti ki Hz. Resul s.a.a
onun hakkında şöyle buyurmuştu:
“Ali hak(Kuran) iledir, hak(Kuran)
Ali ile”
İmam Ali a.s ve İlim
İlim,
İmam Ali a.s için hiçbir zaman yanından ayrılmayan bir arkadaştı. Cahil Arap
toplumunda okuma yazma bilen kişiler parmakla sayılırdı o zamanlar. Ali a.s da
bu insanlardan biriydi. O ilmi daha beşikteyken Hz. Resul’den alıyordu. O ilahi
bir nur olarak Hz. Ali’ye a.s Allah tarafından indirilmişti. Ama Ali ilminde
hiç de bencil birisi değildi. O her zaman ilimde cömert olmak gerektiğini
söylerdi:
“Her şey vermekle azalır ama
ilimdir vermekle artar”
Ali
a.s her an insanlara hikmetle, felsefeyle, aşkla, irfanla dolu sözler söylerdi.
O insanlarla şakalaşmazdı, o insanlara yalan sözler söyleyerek onlarla dalga
geçmezdi. Onun yüzü hep gülerdi ancak hak söze. Onu yüzü hep gülerdi ama din
sevdalılarına. Onun zalim karşısında gülümsediğine, zalime iyi davrandığına
şahit olmamıştır tarih. O zulmün karşısına hak ile dikilen gerçek bir âlimdi.
Allah’ın hücceti olmak görevini üstlenirken de böylesi bir yükümlülüğün
gereğini yapıyordu. Hakkımız vardır diyordu ama verilmezse de bunun için yeri
göğü inletecek değiliz ya:
“Bizim hakkımız
haktır; verirlerse alırız; vermezlerse yol uzasa bile develere biner, yürür
gideriz”.(Nehc’ül Belaga – Özlü Sözler)
Ancak İmam Ali bazı tarihçilerin yazdığı gibi asla hakkı
yenildiğinde evine çekilip oturmamıştır. O hakkı söylemeyi asla terk
etmemiştir. Ali sadece Zülfükar’ını kınına sokmuş ve İslam ümmetinin
bölünmesini reddetmiştir. Ali a.s Halife Osman’ın öldürülmesinde de muhaliflere
her zaman tam da bu yüzden “yapmayın bu işi” demiştir. Onun ümmete bağlılığı
ümmetin ona bağlılığını getirmiştir. O kendi zamanında Kamer-i Haşim diye
bilinen Abdullah bin Abdulmuttalib’in örneği gibidir.
İmam Ali a.s ümmetin selametinin yanında hadisler ve Kuran’ın
tefsiri için Osman dönemine kadar olan süreçte çalışan tek kişidir. Zaten ondan
başkası da bu konuya cesaret edemezdi çünkü hadis nakletmek kesinlikle yasaktı
bu dönemlerde. Ancak Ali a.s kendi öğrencilerine ve Ehl-i Beyt’ine sürekli
hadisler naklediyor, onları yorumluyor, Kuran’dan ayetlerin iniş sebeplerine
işaret ediyordu. İbn-i Abbas İmam Ali’yi a.s anarken şöyle diyordu:
“Kuran’ın dört ilmi
vardı, bunlardan üçü Ali’deydi, biri ise umumî idi. Ali o umumîde de insanlara
ortaktı”.
Ali a.s kendi çağında yanan bir meşaleydi. Onun söylediği sözlerin
hakikati gerçekten çağları aşan şeylerdi. O Kuran-ı Kerim gibi her çağa hitap
eden sözler söylüyordu. Çünkü Ali a.s Kuran’ın ta kendisiydi. Sinesinde
öylesine bir ilim vardı ki o ilimle çarpışan batıl yok olmaya mahkûmdu.
İmam istiyordu ki ümmet akletsin. Onun derdi İslam ümmetiydi. Bu
yüzden çok üzülüyordu olanları görünce. Sürekli insanlar hakkında söyleniyordu.
Ve diyordu ki:
“Önceki dönemlerde
insanlar halifelerinden şikâyetçiydi, bugün ben sizden şikâyetçiyim. Sanki ben
biat edilen değilim de, sizler biat edilensiniz ben de biat eden”(Nehc’ül
Belaga).
Ve insanlara artık yeter diyordu İmam. Arap cehaleti İslam’ın
cehaleti olacak bilesiniz diyordu adeta. Sizler gelecek zamanlara örnek
olacaksınız diyordu. Ve insanlara öğrenin benden öğreneceğinizi diye
haykırıyordu:
“Ey insanlar, sorun benden beni
yitirmeden. Çünkü ben gökyollarını, yeryüzünün yollarından daha iyi tanırım.
Sahibinden kaçan, yularını alıp giden bir deveye benzeyen, uyanların akıllarını
yitiren fitneyi, adımını atmadan bilirim; nereye konacak, görürüm”.(Nehc’ül
Belaga 189. Hutbe)
“Sorun beni
yitirmeden; çünkü and olsun Allah'a, Kur'an'da hiç bir ayet yoktur ki niçin ve
kimin hakkında indi, nerede indi, düzlükte mi, dağlıkta mı, hepsini de en iyi
bilenim ben. Gerçekten de rabbim bana, anlayan bir akıl, söyleyen bir dil ihsan
etmiştir”.(Nehc’ül Belaga – Özlü Sözler)
Yine de bir ses seda çıkmıyordu
insanlardan. İnsanlar ölü toprağı serpilmişçesine susuyorlardı. İmam sinesinde
olanı boşaltacak birisini bulamıyordu. Dayanamıyor gidiyor kuyulara akıtıyordu
ilmini. Düşmanlar “Ali mecnun olmuş” diyorlardı.
Ama ne Ali mecnundu ne de onlar akıllı. Ali yalnız dertliydi. O aşkıyla yanıp
tutuşuyordu. O insanların yalancılığından, insanların ikiyüzlülüğünden
yakınıyordu. O ilmini teslim edemeden gitmenin derdiyle yanıyordu. Kumeyl’e de
bu durumu şöyle anlatıyordu:
“ey Kumeyl! Malları hazinelerde
biriktirenler, diriyken ölmüşlerdir; bilginlerse dünya durdukça yaşarlar.
Kendileri yok olup gitmişlerdir fakat eserleri yüreklerde mevcuttur.
(Göğüslerine işaretle) Burada öylesine derin, öylesine geniş bir bilgi var ki
ne olurdu, bunu anlayabilecek biri bulunsaydı. Evet, tez anlar birini buluyorum
fakat emin değilim ondan, din hükümlerini dünyaya alet edebilir; Allah’ın
nimetleriyle Allah kullarına, Allah’ın delilleriyle Allah’ın dostlarına karşı
üstünlük davasına girişebilir. Yahut gerçeğe sahip olanlara boyun eğen fakat
önüne ardına dikkat etmeyen can gözü açık olmayan, daha başlangıçta şüpheye
düşüp gönlünden işkillenen birini bulabiliyorum. Oysa ne buna inanılabilir ne
ona. Yahut da dünya lezzetine sarılan, hemencecik şehvetlere atılan yahut da
mal mülk toplamaya hırsı olan birini bulabiliyorum; oysa bu ikisi de hiçbir
hususta dine riayet edenlerden değildir. Bu iki bölük ancak otlayan hayvanlara
benzer. İşte ilim, ilim ehlinin ölümüyle böylece ölür gider”.(Nehc’ül Belaga
Özlü Sözler).
O
tam da anlaşıldığı gibi ilmin ölümünden dolayı üzülüyordu. O, Hz. Resul’den şu
hadisi de işitmişti üstelik: “âlimin
ölümü âlemin ölümüdür”.
İmam Ali a.s ve İlahi Aşk
İlahi
aşkın İmam Ali a.s kadar belirgin şekilde yaşandığı, hayatlarda örneklendiği
bir kişi daha göremeyiz tarihte. O öylesine bir âşık, öylesine bir sevdalıdır
ki, gözlerin önündeki perdeler dahi kalksa onun Allah’a olan bağlılığında bir
nebze artma olmayacağını kendi sözlerinden anlıyoruz. Ancak ilahi aşkın
İmam’daki tecellisi gerçekten öğrenilmeye ve elimizden geldiğinde hayatlarımıza
geçirilmeye şayandır.
İmam
Ali’nin a.s namaza bağlılığına dair rivayetleri hepimiz çok iyi bilmekteyiz.
Öyle ki ayağına sağlanan okun namaz sırasında çıkarıldığın ama bir şey fark
etmediğini, ezan okunurken titremeye başladığını, yüzünün renginin değiştiğini
biliyoruz. İmam Ali a.s bir aşka tutulmuştur ki o hayatı boyunca bedeniyle
dünyada görünse de kalbiyle hep cennetlerde olmuş, bu dünyayı unutmuştur. Ve
insanlar onu hilafete davet ederken tam da bu yüzden şöyle demiştir onlara:
“Sizin bu dünyanız benim indimde bir devenin
aksırığından daha değersizdir”.
İmam
Ali a.s dünyanın nimetlerinden öylesine vazgeçmiş ve kendini öylesine Allah’a
bağlamıştı ki, insanlar onun hilafetinde herkese eşit muamele yapıldığını görünce
şaşsalar da Ali’nin a.s ayağındaki yırtık pabucu görünce “Beyt-ul Maldan yiyecek olsa kendine bir çift pabuç alır” demekten
kendilerini alamamışlardı.
Peygamber
sünneti olarak gece namazlarını ve sadaka işlerini asla bırakmamış olan İmam,
aynı zamanda geceleri de karanlıklarda fakirlerin kapılarına çuvallar taşımış
ve asla kim olduğunu söylememiştir. Tüm savaşları Allah aşkı için yapmış ve tek
amacının tevhit olduğunu bildirmiştir. Sıffin savaşı sırasında askerler
arasında dolaşırken bir genç “ey Ali a.s
bana tevhidi anlat” demiş. Orada bulunanlar da “ey genç, şimdi zamanı mıdır savaştayız, git savaştan sonra gel”
deyince, İmam sinirlenmiş ve “biz buraya
tevhidi anlatmak için geldik, Şam’ı fethetmek için değil” diye
buyurmuşlardır.
Ondaki
ilahi aşk öylesi bir dereceye ulaşmıştı ki artık hayatı boyunca tek bir kere
hata işlediği görülmemiş olmasına rağmen Allah’ın Nasr suresinde buyurduğunu
yapıyor bulduğu her boş anda münacatlarla Allah’tan mağfiret diliyordu.
Kûfe’nin
Perşembelerinde bulduğu her boş anda geceleri münacat okumuş ve bugün elimizde
bulunan Münacat-ı Kûfe’yi tam da bu sıralarda insanlara hediye olarak
sunmuştur. Onun yalan konuştuğunu, onun kötü bir hareketi olduğunu görmeyen
topluluk Ali’nin bu gözyaşları karşısında şaşkına dönüyor ve ona giderek âşık
oluyorlardı. Ancak Ali a.s onlara yar olamazdı. Onun sevdiği başkaydı. Ve bu
çılgına dönen âşıklar Ali onların yalancılığına yüz vermiyor diye sürekli ona
eziyet ediyorlardı. Ancak ona gerçekten âşık olanlarsa Ali a.s nasıl davransa
yine hak biliyorlar ona sonsuz bir sevgiyle bağlanıyorlardı. O da bu durumu
anlatmak için yanındakilere şöyle sesleniyordu:
“Şu kılıcımla, bana
buğzetmesi için müminin beynine vursam bile gene bana buğzedemez. Beni sevmesi
için bütün dünyayı münafığın önüne döküp sersem gene beni sevemez. Bu, Ümmi
Peygamber'in, Allah'ın salâvatı O'na ve soyuna olsun, dilinden çıkan ve takdire
uyan bir sözün özüdür ki buyurmuştur: Ya Ali, mümin sana buğzetmez, münafık
seni sevmez.”(Nehc’ül Belaga – Özlü Sözler)
İmam Ali a.s hakikatin acı yüzünü insanlara durmadan seriyor ve
aşk ile haykırıyordu zamana. Muaviye İmam Ali’yi a.s anlatırken şunları
söylüyordu:
“Bazı geceler görürdüm onu
Kâbe’nin dibine girmiş yılan sokmuşçasına kıvranıp, ‘ey dünya bırak beni’
diyordu”.
İmam Ali a.s ilahi aşka böylesi bağlanmış ve insanlara ise hep
bunun örneklerini sunmak için uğraşıyordu. O Kumeyl bin Ziyad’a tarihe irfanın
anahtarı olarak yazılan Kumeyl duasını öğretiyordu. Bu dua derinlikleri
açısından yüzyıllar sonra insanların birkaç noktasını çözebilecekleri
genişlikteydi. Molla Sadra gibi son dönem İslam filozofları bu duanın ışığında
felsefelerine yön veriyor ve İmam Ali’nin ilahi kaynaktan gelen sözlerini
şaşkınlıkla okuyorlardı.
İmam Ali a.s ve
Nehc’ül Belaga
Kuran’ın, hadislerin, hikmetin, felsefenin, irfanın, ilahi aşkın
tek bir potada eritilişi adeta Nehc’ül Belaga. Bu eser konuşan Kuran’ın yazıya
dökülmüş hali. İnsanların söyleyebileceği sözlerin çok üstünde bir fesahat ve
belagat var Nehc’ül Belaga’da.
Orada İmam Ali a.s var. Bir sığınak bu yüzden Nehc’ül
Belaga. İnsanlara anlatılan hiddetli Ali yok orada. Bizlere gösterilen savaşçı
Ali de yok. Her an koca bir şefkat ile düşmanını bile kucaklayacak bir
sevdalının sözleri Nehc’ül Belaga. Dertli bir adamın haykırışları var orada.
İlimden taşan bir sinenin ilmini boşaltışı var satırların her birinde. Nehc’ül
Belaga bir haykırışın sesi. Nehc’ül Belaga Kuran’ın nefislere hükmedişi.
Nehc’ül
Belaga dertli gecelerde okunan münacatların sesi. Bir ümmetin cehaletine karşı
yükselen İslam inkılâbının sesi o. Orada sesleniyor Resul, orada bağırıyor bir
kez daha Cafer, Ebu-Zer, Hamza…
En
olumsuz anlarda bile en büyük tevekkül var satırlarında onun. İmam’ın en güzel
hitabetinin tarihin derin sularından önümüze gelişi var adeta. Nehc’ül Belaga
arkadaşsızlara arkadaş, maneviyattan yoksun dünyada maneviyata açılan kapı.
İmam
Ali a.s tarafında okunan hutbelerin, yazılan mektupların, söylenen hadislerin
mütevatir kaynaklarla cem edilmiş hali Nehc’ül Belaga. Elimizde bulunandan çok
fazla hutbenin olduğu ancak daha sonralarda yalnız belagat açısından güzel
olanların seçilip kitaplaştırıldığı söyleniyor. Ve hutbeler de onu gösteriyor
ki gerçekten belagat açısından böylesi bir kitap yok insan eliyle yazılmış.
Nehc’ül Belaga’yı şerh eden İbn’il Hadid bir mutezile kelamcısıdır. Ancak o
bile gerçekleri gizleyememiş, şaşkınlığını şöyle belli etmiştir:
“Nehc’ül Belaga, Allah kelamından aşağı,
insan kelamından ise üstedir”.
Dertli bir kalbin, ilimle dolu bir sinenin, aşka susamış bir
bedenin hikâyesi Nehc’ül Belaga. Bir başlangıçtan bir sonsuzluğa kadar her şey
var orada. Sanki İmam hayatını yazmış bizlere. Bir otobiyografik çalışma adeta.
Geleceğe seslenen, Allah’ın gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili olduğu bir
adamın bizlere bıraktığı eşsiz bir hediye Nehc’ül Belaga. O a.s sorun benden
derken bizleri de unutmuyor ve sorularımıza da Nehc’ül Belaga’da yanıt
veriyordu.
İmam Ali’nin a.s Ölümü
Ramazan ayının büyük gecelerinden biri. Kadir gecesi olduğu
düşünülen dört gecenin ikincisi. İnsanlar camide. Sabah namazı. Bir köşede
dinlenenler. Diğer köşede ibadet edenler. Ve Allah’ın rahmet eli bir İmam.
Namaza duracak. Katiline bakıyor ve gülümsüyor. Durmadan ağlamış gece boyu. Tüm
aile biliyor neler olacağını. İmam “ne
zaman öleceğimi bana Resul s.a.a bildirdi” diyor. Ve son gecenin hürmetine
dertli bir namaz kıldırıyor canından çok sevdiği İslam ümmetine.
O katiline bile şefkatli biriydi. O kinin ölümü merhametin
dirilişiydi adeta. İbn-i Mülcem hakkında ondan izin istenirken, “bu adam seni öldürecek” denirken o gülümsüyor
ve şöyle diyordu:
“Ben onun yaşamasını
istiyorum, o ise benim ölmemi, o benim katilimken ben onun katili nasıl
olabilirim”.
O Kuran ile hükmediyor yine ve olacakları bilmesine rağmen zahiren
olanları değerlendiriyordu. O batında bildiklerini insanlara açsaydı kimse
birbirini sevmez ve Ali’den başkasını da dost bilmezlerdi. Ama İmam a.s yalnız
aşkla, sevgiyle olan bağlılığı diliyor ve “bizim
ibadetimiz hürlerin ibadetidir” derken tam da buna işaret ediyordu.
İbn-i Mülcem aşığın maşukunu beklediği o gece İmam’a öldürücü
darbeyi vurmadan İmam a.s yanındakilere Resul’ü s.a.a rüyasında gördüğünü
anlatıyor ve şöyle diyordu:
“Oturmuştum, uyku
bastırdı, gözlerim kapandı. Birden Resulullah sallallahu aleyhi ve âlihiyi
gördüm. Dedim ki: Ya Resulullah, ümmetinden ne dertlere uğradım, ne düşmanlıklar
gördüm. Buyurdu ki: Beddua et onlara, ben de Allah dedim, onlardan daha
hayırlısını versin bana; benden daha kötüsünü musallat etsin onlara”.(Nehc’ül
Belaga 70. Hutbe)
Duası çok geçmeden kabul oluyor ve daha iyi olarak içinden
geçirdiğini Allah onun için gerçek kılıyordu. Ölümü yaşamasını dilediği şahıs
eliyle oluyordu. İmam a.s gözyaşlarını tutamıyor ve haykırıyordu tarihe:
s.a Beheşti kardeş maşallah bir önsöz eksik. ALLAH muaffak etsin inş. Kalemine ve o saf yüreğine sağlık. Yazıların hem bizi bilgilendiriyor hem de gayrete getiriyor doğrusu. Başarılarının devamını dilerim güzel kardeşim.
#FFFFFF">
doğan çelik
22-04-2009, 19:39:30
#FFFFFF">
Bizde inanç , tanıklık edilen gerçekliktir . Onun dışında ki , sevgiden , bağlılıktan , hayranlıktan , dolaylı yücelim tatmininden , özgün biçimsel gelenekçilikten kayanklanan övgüdür .
Nursallığın ispatı , fiziksel ( maddi ) kanıttır . Çünkü fiziksellik ( madde ) , nurun fizik ( madde ) halidir .
Buna tanıklık eden ise , gene nurun , fizik halinden canlı hale dönüşmüş halidir . O canlı halin duyu organlarıdır .
O tanıklığı algılayıp tanımlayan ise , nurun fizik ve canlı halden , bilgi ve tecrübe edinmiş hali olan RUHTUR .
Toparlarsak , nurun fizik hale , fizik halden canlı hale , canlı halden ruh haline dönşüm sürecinde , insanlık mucizevi dene bilecek ve büyük hayranlık uyandıran , saygı duyulan , yüceltilen , ve bazende haddinden fazla yüceltilen RUHLARA , insan bdenlerinde dile ve eyleme dönüşmüş HAK ruhlara tanıklık etmiştir .
Bu ruhların nasıl bir evrimsellik akşı içerisinde bu hale geldiklerini algılayıp tanımlayamamış olanlar , bu oluşu gerçeğinden saptırıp , olmadık biçimlere dönüştürdüler .
Nemrutta ki , Firavundaki , Ferisilerde ki , Ebu Süfyanlarda ki , Muaviyedeki , Yezitdeki , Hitlerdeki , Stalinlerdeki , Polpotlardaki RUHLARA ne demeli .
Bir tarafta nurun , tanrısal hayra , hakka dönüşmüş ruhsal hali . Ve o hali canlı bedenlerde taşıyanlar , o tanrısallaşmış ruh için , o ruhu taşıyan canlı bedenlerin = fizeksel yaşam hallerinin ölümsel değişimine gönüllü olarak rıza göstermiş olanların , hayranlık duyulan halleri .
Diğer bir tarafta nurun , şeytani şerre , batıla dönüşmüş ruhsal helleri . Ve o hali canlı bedenlerde taşıyanlar . O şeytanlaşmış ruh için , o ruhu taşıyan canlı bedenlerin = fiziksel yaşam istemlerinin tatmini çin , her türlü kötülüğü işleyerek , doğa ve insanlığını katletmiş , bunlara zulmetmiş olanların aşşağılanmış , lanetlenmiş halleri .
Bizim inancımızda , manevi ilimsel ( nursal ) olarak soyut söylemde dile getirilenin , maddi bilimsel ( fiziksel ) bağlamda tanıklık edilebilir delilinin olması gerekir .
Bizler , tanıklık etmediğimiz , fiziksel kanıtı olmayan hiç bir iş ve oluş hakkında bu budur , böyle olmuştur demeyiz , ve dolayısyla inanmayızda .
Onun içindirki bizler , tanıklık edilen Allaha , tanıklık edilen dine , bu dinin tanıklık edilen ilkelerine inanırız .
Her şey ondan gelir . Her şey ona bağlı ve bağımlı yaşar . Her şey gene ona döner . Ama , hayır veya şer olarak gelir . Hayır veya şer olarak bağlı ve bağımlı yaşar . Hayır veya şer olarak döner .
Bunun içindirki . And olsun ki , cehennemi bir kısım insanlarla ve cinlerle dolduracağımıza dair önceden söz verdik , denmiştir . Bu söz cennet içinde verilmiştir .
Çünkü , nurun fiziksel hale , fiziksel halden canlı hale , canlı halden ruhsal hale , ruhsal halden gerisin geriye nursal hale döndüğünde , bir kısmının cennetlik , bir kısmının ise cehennemlik olarak geri döneceği biliniyordu .
Söz ve hazırlık , bu bilme dolayısıyladır .
Bedellerini ödeyemedikleri için , ruhunu fiziksel ve canlı hal içerisinde erdemleştirememiş olanların ruhu , nursallık içerisinde bedelleri ödettirilerek arındırılacaktır . Cehennem bunun içindir .
Nursallık içerisinde ki ruhun , fiziksel ve canlı hal hal içerisindeki gereksinimlere ihtiyacı yoktur . Onun içindirki öteki tarafa mal mülk götürülemez . Öteki tarafa ancak , ya kötü , yada iyi olan ruhsal halimizi götürebiliriz .
Kötü ruhla gidiliyorsa , nursallık içerisinde o kötülükle yaşanılcağı için , nursallık içerisinde ki yeride ancak cehennemi olabilir . Kuranda , biriktirdiğiniz mallar , cehennemde içinde yanacağınız ateşler olacaktır denmesinin sebebide budur .
İyi nurla gidiliyorsa , nursallık içerisinde o iyilikle yaşanılacağı için , nursallık içerisinde ki yeride ancak cenneti olabilir .
Bu arada tövbe kapısı her zaman için açıktır . Önemli olan o iradeyi göstere bilmektir .
Nursallık içerisinde ruhsal cenneti yaşamı yaşayabilmek için , hangi inançtan olduğunuzun farketmez . Hatta Allah inanmıyorum desenizde farketmez . İnsanın tanımadığı bir şeye inanmaması gayet doğal bir durumdur . Tanımadan , yani tanıklık etmeden inanıyorum diyorsa bir yanlışlık vardır .
Nursallık içerisinde ki ruhsal cenneti yaşam için gerekeli olan , her türden doğru , faydalı , iyi ve zarasız olan bilgi ve tecrübe birikimli RUHTUR . Kısacası insancıl değerler ve bilimsel verilerle dolup tecrübelenmiş bir RUH .
Hz . Ali deki RUHTA , zaten böyle bir ruh değilmiydi . Hz . Ali , canlı ve fiziksel şahsında var olan böyle bir RUHUN , insanlık içerisindeki devamlılığı için , katilini bilerek , gönüllü olarak öldürülüşüne rıza gösteren değilmiydi . Ya Hüseyine ne demeli . Ölümüne gönüllü rıza gösterip , tüm dünyevi = fiziksel ve canlı hallarin istemlerine karşı koyarak genede , şeytani ruhlara biat ve secde etmemiştir .
Vallahi yoruldum . Bu kadar yeter . geri kalanıda , Allah nasip ederse , başka zaman yazarız .
#FFFFFF">
Hüseyin Beheştî
23-04-2009, 13:03:22
#FFFFFF">
sevgili doğan bey,
gerçekten yazılarıma yaptığınız hakikaten büyük bir incelik örneği olan yorumlarınız için öncelikle çok teeşekkür ederim. Diğer taraftan yorumlarınızdan anladığım kadarıyla belli konularda özellikle de benim değindiğim konularda bilgi ve ilgi sahibisiniz. Aslında bu düşünceleriniz makaleler halinde sunarsanız hem daha sistematik olur hem de daha tutarlı bir tartışma ortamının doğmasına vesile olur sanırım. Diğer taraftan tartışmak istediğin her konuda yukarıda yazan mail adresime yazmanız beni daha da sevindirecektir. Aslında bu sitenin okuyucuları iyi bir birikim ve idrak düzeyinde olsalar da, bu konuları daha yeni irdeleyen insanlar sizin düşüncelerinizin saçma ya da sapkın olduğunu düşünüyorlar kimi zaman. Bu yüzden sizden ricam derin yorumlarınızı ya herkesin anlayacağı dilde dile getirmeyi deneyin ya da makaleler şeklinde gönderin ve yayınlansın. Böylece daha ciddi bir tartışma ortamı doğar. Selam ve dua ile... Hakkınızı helal etmeniz dileğiyle...
#FFFFFF">
doğan çelik
24-04-2009, 05:49:43
#FFFFFF">
Her şeyden önce , eğer olupta geçmiş bir hakkım varsa helal olsun . Dilerim sizlerde helal edersiniz .
Galile , dünya yuvarlak demiş , Hristiyan tutuculuğu giyotinde kafasını kesti . Yanlış hatırlamıyorsam , aynı zamanda bir matematikçi olan Ömer hayyam , hala birileri tarafından sapkın görülebiliyor .
Birileri tarafından bilinen gerçeğin anlatılamaması , veyahut birileri tarafından anlaşılamamsı ölümcül krizlere bile yol açabiiyor . Hallacının derisini yüzdüler . İbrahimi atşe etıp , İsayı çarmıha gerdiler .
Sonraki nesilleri olan torunları ise bunları , bunlar gibilerini kutsayıp , bu seferde torunları , yeni gerçekleri dile getirenlere aynı düşmanlığı , aynı putlaştırma sebebiyle yapmaya başladılar .
Sebep , bencillik , bilinçsizik , gelenekçilik , kin , kibir , inat , ekonomik sosyal çıkar , politik ihanet , iktidar mücadeleleridir .
Ben ilk okul mezunu biriyim . Tanıklık ettiklerim dolayısıyla , beynimde oluşan alğılama ve tanımlama aklı neticesinde dile gelmek isteyenleri gerktiği biçimde yazmadığımı biliyorum . Eksiğimi madur görün . Allahta şahittirki niyetim kötü değil . Bana bu sitede hakarete varan sözlerde söylendi . Fıtratları gereği söylemeleri gerkti ve söylediler .
Ama birileri rahatsız olacak diye , bildiğimiz veya farkettiğimiz gerçeği söylemez isek , bunu bizlere gösteren Allah karşı günah işlemiş oluruz .
Düşünün ki , Allahu ekber diyerek , fıtratları gereği diri diri insan yakanlar , bunları açıkça destekleyen binlercesi bu şer fıtratını apaçık ortaya korken , benim gibiler fıtrati düşüncelerini bile bunlar kadar apaçık ortaya koyamıyorsa vay halimize .
Buna rağmen tavsiyelerinizi kesinlikle dikkate alacam . İnsanca uyardığınız için , ben razıyım , ben dolayısıyla Allah razı olsun .
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.