Bugünün sıkıcı ve bir o kadar da bulandırılmış
bilgi alışverişi ortamında, zamanın değişimi problemiyle kendini gösteren, bir
anlamda da İslamî Fundamentalizm de diyebileceğimiz akım artık İslam’ın ve
özellikle de vakarlı ve takvalı bir duruş sergilemek isteyen kitlelerin başına
bela olacak hale gelmiştir. Bugünün bilgi aktarımın vardığı kirlilik oranı öyle
bir raddeye varmıştır ki, insanın düşünsel dünyasındaki gedikler artmış ve
artık insan psikolojik boyutta sarsıntılara uğramıştır.
Batı toplumlarında nevrotik hastalıkların
artışı problemi, bu dönemde bizlerin de çevrelerimizde gözlemlediğimiz
problemlerden biridir maalesef. Yanlış bilgilendirilme(desinformé) sonucu
insanların hayal dünyalarında açılan gedikler, insanlığı maneviyatsızlığa ve
diğer taraftan da dini verinin yorumlanmasında da çoğu zaman
ladiniliğe(profond) ve bir de dini bir Fundamentalizm götürmüştür. Bunun en
bariz örneklerinden biri de bugün İslamî yöntemin Fundamentalizm kayması ve
gerçekçi(realist) yöntemin ölmeye yüz tutmasıdır.
Tanımlarda boğulmaktan yana olmadığım için
sözlüklerde bir gezinti yapmayacağım ancak fundamentalizmin dini alandaki
karşılığını kısaca tanımlamam gerekirse, şöyle demek yeterli olacaktır sanırım:
“dini düşüncede ve kaynaklarda ilk formlara dönmeyi” amaçlayan eğilimdir. Yani
bir anlamda dini düşüncenin yalnız kutsal metinle sınırlandırılıp; hadis,
sünnet gibi kutsal metne nazaran ikinci dereceden kaynak olan verileri
yorumlayarak kullanmamayı, batini herhangi bir yorumu kabul etmemeyi öngören,
kutsal metnin her türlü zahiri yorumundan faydalanma isteğinde olan eğilimdir.
Bu anlamda da İslam’daki “Selefi”, “Ahbari” ve Hıristiyanlıktaki “Protestanlık”
zihniyeti buna örnek olarak gösterilebilecek bariz numunelerdir.
Günümüz dünyasının bilgi edinme konusunda
insana karşı mütecavizliği doğal olarak bir savunma stratejisi üretme
düşüncesini dinin getirileriyle hayatlarını sürdüren, daha açık ifadesiyle
herhangi bir dinin mümini olan kitleler arasında ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Diğer taraftan da Şia’da bir dönem baş gösterip sonra yok olan “Ahbariyye”
fırkası ve Sünnilikte ise halen var olan “Selefi” fırkası bu tür bir savunma
projesinin ürünü olarak doğmuşlardır. Değişen dünyanın saldırılarına bir tür
tepki olarak doğan bu kitleler dini metnin ve hadislerin yorumlanmasında batini
ve akli yorumları reddedip, şekildeki, zahirdeki yorumları tek bağlanılacak
yorumlama biçimi/içtihat şekli olarak kabul etmişlerdir.
Bilindiği üzere Protestanlık fırkası da
Hıristiyanlıkta zamanın değişimine koşut olarak var olan dini zihniyete tepki
olarak doğmuştur ve dini düşüncenin fundamentalist şeklini ortaya koymuştur.
Onlar da İslam’daki kitlelerin yorumlama biçimine benzer bir metot/içtihat
şekli belirlemişlerdir. Bu dini fundamentalizmin ortak noktasıdır.
Diğer taraftan, dini fundamentalizmin İslam
için nasıl bir tehdit olduğu ve gerçekçi düşüncenin ise neden gerekli olduğu
sorusu hepimizin sorduğu sorulardandır. Öncelikle bu sorunun yanıtını vermeden,
İslamî hakikatin neden gerçekçi olduğuna değinelim, böylece de yukarıda merak
ettiğimiz noktaların karanlıkları da çözülecektir sanırım.
İslamî hakikat, varlığını gerçekçilik ile
sürdürmüştür yüzyıllardır. Allah hakikatin yansımasını sürekli akli gerçeklik
olarak anlatmıştır. Düşünme ve düşünmenin yanında da anlama temelli bir sistem
getirmiştir İslam dini. Ve bu sistem ile de, idealist romantikliğe karşı savaş
açmıştır. Bunlardan ilki putperestliğin yıkılışıdır. Allah, putların iptalini
bile akli delillerle anlatır ve :’’Eğer iki tane ilah olsaydı, elbette kavga
ederlerdi.’’ mealinde ayetlerle putperestlerin atalarının dinine sarılmakla
yarattıkları idealist romantizme karşı durmuştur. Diğer bir iptal,
kavmiyetçilik, ailecilik ve asabiyettir ki, bunlar da bir romantizmin ürünüdür.
Oysa Allah bu idealizmin yok olup gideceğini ve asıl olanın gerçeklik yani
yaratılışta eşit olup, takvada üstünlük oluş olduğunu açıkça beyan etmiştir.
Şimdi gerçekçiliğin İslamî hakikatteki yeri kısa da olsa açıklandığına göre,
fundamentalizmin gerçekçiliğe nasıl karşıt olduğunu birlikte düşünelim.
Allah, Kuran’ın birçok yerinde belli ayetlerin
belli yerlerde açıklandığını söylüyor. Yani bazı ayetler bazılarının tefsiri ya
da destekleyicisi, yorumlayıcısı konumundadır. Bu açıdan baktığımızda bir
ileriki nokta Kuran’ın tecellisi olan ve Kuran ile aynı nurdan olan Hz.
Resul’ün s.a.a sünnetinin ilahi sünneti tefsiri söz konusudur. Oysa Hz.
Resul’ün s.a.a sünneti de kendi başına bir şey ifade etmez ve aklın yorumuna
ihtiyaç duyar. Bu açıdan da baktığımızda akla da en az sünnet kadar ihtiyaç
duyduğumuz ortaya çıkar. Öte taraftan fundamentalist İslam’ın öngördüğü zahiri
yorumun da bir yerde tıkandığına şöyle örnek getirebiliriz. Hz. Resul s.a.a
kanın alınıp-satılmasını yasak etmişti çünkü o gün kan nakillerde kullanılacak
boyutta değildi ve insan canı kurtaracak durumda değildi. Bu yüzden de necis
olan kanın ticareti yasaktı, fakat zaman ilerledi ve bugün bu sünnet
uygulanmamaktadır, çünkü kan bugün insanların hayatını kurtarmada işe
yaramaktadır, böylece de alım satımı İslam uleması tarafından serbest
bırakılmıştır. Oysa fundamentalist İslam bunu asla kabul etmez çünkü onlar
mutlak manada öze dönüşü hedeflerler. Yani zaman ve mekânın bir önemi yoktur.
Hz. Resul s.a.a nasıl yaptıysa öyle. Öyle ki, Hz. Resul ve ashabı camide yattı
diye, bedevi Araplar çölde göçebe olduklarından çadırlarda kaldılar diye
bunları bile sünnet sayma noktasına gelmişlerdir.
Ahbariyye kitlesi hakkında anlatılan ilginç
bir hikâye vardır. Ahbariyye kitlesi Şia’daki selefi zihniyetidir. Ancak zaman
içerisinde takipçisi kalmamış ve 12 İmam Şialığı içerisinde yok olmuştur. Fakat
tarihte belli taraftarları vardır. Bunlar ellerine geçirdikleri bir hadisle
amel etmektedirler. Ravi şöyle diyor: Ahbari bir gurup ölen birinin kefenine
şöyle yazdılar: “İsmail Allah yolunda öldü”. Ancak ölen adamın ismi İsmail
değildi. Bu yazının sebebini sorduklarında kitle, İmam Cafer a.s oğlu İsmail
r.a öldüğünde kefenine böyle yazmıştır, demişlerdir. Bu kitle oradaki ismin
bile sabitliğine inanacak kadar akıldan ve gerçeklikten uzaklaşmışlardır. Ve
tarihin şahitlik ettiği üzere bu kitle zahir üzerinde öylesine düşünmeye
kendilerini kaptırmışlardır ki, aşk ve sadakat düsturunu bile batına ait
olgular olarak reddedip, namazlarda huzu ve huşu gibi olguları, irfan ehlinin
gözettiği bazı hakikatleri reddetmişlerdir.
Bugün geldiğimiz konumda, Hac vecibesini yapan
kardeşlerimizin, Hz. Resul’ün s.a.a mübarek mezarını ziyarette, Baki
Mezarlığında çeşitli mezarları özel olarak ziyarette, Kâbe makamlarına ellerini
sürmelerinde Selefi Suudiler tarafından :“Bunlar haramdır.” diyerek eziyet
görmeleri, İslam’daki fundamentalizmin boyutlarını bizlere göstermektedir.
Aşkın ve sadakatin haram sayılması ve buna akılcılık libasının giydirilmesinin
gerçeklikten ne kadar uzak olduğu ve öze dönüş sloganlarının aslında cevizin
kabuğunu kemirmeye talim edip, içini ise haram saymak anlamına geldiğini bugün
daha iyi anlıyoruz. Ahbariyye Şia içerisinde son bulsa da, İslami Fundamentalizm
dünyada en ateşli şekliyle devam etmektedir. Kimi zaman Selefilik ve Ahbariyye
ismiyle, kimi zaman ise en masum isimlerle… Ancak hepimizin hemfikir olduğu bir
şey var ki, adı ne olursa olsun İslamî gerçekçiliğe sırt dönen ve onun
varlığını yok etmek isteyen idealizmin yarattığı fundamentalizmin varlığı
İslamî takvayı yaşamak isteyen ve zamanın gerçekliklerini İslam ile yorumlamak
isteyen herkes için büyük bir tehlikedir. Açıkça görülmüştür ki, İslamî
fundamentalizmin varlığı İslamî gerçekçiliğin ölümüdür vesselam…
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.