Bir müddet önce başladığımız ve aşka dair istidlaller
geliştirmeye çalıştığımız notların şerhine kaldığımız yerden devam ediyoruz
Yaradan’ın izniyle. Ancak bundan evvelki yazılarda geçen ve bu elinizdeki
yazıda da bulunacak bazı felsefi ve bana özel kavramları yazının sonunda bir
sözlükçe ile sunmayı yeğledim. Böylece ümit ederim ki daha verimli olacaktır
Allah’ın izniyle. Dilerseniz başlayalım.
(4)Aşk âşık ile maşuk arasında bir bağlantı ya da rabıta
değildir. Aksine aşk âşık ya da maşuktan herhangi birine veya her birine zattan
gelen bir hareketin habercisidir.
Aşkın tanımını yapmak ya da ona bir sınır belirlemekten
ziyade demek istediğim o’dur ki; aşk bir taşıyıcı ya da aşığı maşuka götüren
bir araç değildir. Aşkın şekillerinin olması onun bir rabıta olmasını
gerektirmez, bilakis aşk zata ait özelliktir. Burada zatın kendisidir demek ya
da aşk zata aittir demek arasında belli başlı farklılıklar vardır. Aşk zattır
dersek bu aşkın en üst derecesini ifade eder. Bu basamakta âşık ile maşuk
arasında hiçbir fark yoktur ve bu aşamada aşk zatın ta kendisidir. Ancak aşk
zatın bir parçası olarak da varlığını sürdürebilir buna da çeşitli şekillerdeki
aşkların durumlarına örnek verilebilir. Örneğin yerde ve gökte ne varsa Allah’ı
tespih eder ayetindeki “tespih etme” boyutu neyi ifade eder? Aşkın zatta
bütünleştiği durum budur. Bu bir varlıktan geçiş ve maşukta yok oluş halidir.
Bu açıdan aşk bir şekilde bir mesafe azaltıcı değildir. Örneğin İmam’ın görevi
kemal talibi olana kemal yolunu göstermektir. İmam aşkın kendisi midir? Hayır!
Ancak imam bir rabıta ve bir bağlantı vasıtasıdır. Diğer taraftan imam’a da
aşık olunabilir. Bu açıdan her rabıta da kendi içerisinde bir aşk saklar. Yani
aşka rabıta dersek onun soyut ve metafizik doğasını bir somutluğa hapsederiz.
Oysa insanın soyut manada bir rabıtasıdır yoktur. Örneğin rüzgâr ya da korku
gibi soyut var oluşlar bir rabıta olamazlar. Bunun yanında kemalen aşağı olan
üst olanı kemale götürmeye yeltenemez. Bu sünnetullaha aykırıdır. Örneğin bir
bulutun insanı kemale götürmesi düşünülemez ama bulut yağmur getirmesi
açısından ve yağmur ile de doğayı ölümüyle yeşertmesi açısından “vesile”
boyutunda ağaçlar vd… için bir rabıta görevi görebilmektedir. İşte tüm bu
açıklamalar da bize gösteriyor ki aşkın âşık ile maşuk arasında bir rabıta
olması düşünülemez aksine aşk tam anlamıyla aşığa da maşuka da hükmeden bir
güçtür. Zata aittir. Artma ve azalma gösteren fıtri bir varlıktır.
Burada zattan gelen hareket deyimiyle anlatmak istediğimiz
pekâlâ cevherdeki harekettir. Cevherin hareketi kendisine bağlı tüm öğeleri,
kendi muvahhitliğiyle harekete geçirir. Bu aşamada âşık ve maşukun ikisi de ya
da birisi böylece aşkın cevherden gelen bir hareketle kendi bedeninin her
noktasında yeni bir hareket oluşturduğunu hisseder. Kimi zaman kalbi hızlı
çarpar, kimi zaman korku duyar. Tüm bu huzuli veriler, kendini kalbi bir
bilginin varlığını ispatlarcasına gösterir. Âşık veya maşuktan herhangi biri
derken, burada maşuk eğer Allah ise, o durumda Allah’ın cevheri bir hareketin
muhatabı olması onun zatının gereği imkânsız olduğundan, cevheri hareketin
tedrici ve zamana hapis canlılar için mümkün olduğunu bildiğimizden bu aşamada
zattan gelen hareket yalnız âşıkta gerçekleşir. Diğer taraftan tek taraflı aşk,
ya da çeşitli durumlarda da âşık ya da maşuktan birisi bu zatî hareketin
muhatabı olur.
(5)Kâinatın her cüzünün ve en küçük parçasının bile kendi
zatında kemale muhtaçlığı kâinatın da zatî bir aşka sahip olduğunun
göstergesidir.
Bu kemale muhtaçlık deyimini nereden çıkarıyoruz acaba?
Acaba aklî olarak bunun ispatı nedir? Yani kâinatın her bir cüzü ve en küçük
parça bir ne açıdan kemale muhtaçtırlar? Tüm bu sorular şüphesiz aşkı kâinatın
her yerine ait bir var oluş olarak göstermeye dair tezimi desteklemesi
açısından önemlidir.
İhlâs suresi II. Ayette Allah’ın “samed” isminden bahis
açılır. Ve bir var oluş hakikati olarak insanlara Allah Sameddir denir. Samed
yani hiçbir şeye muhtaç olmayıp her şeyin zatına muhtaç olduğu… Şimdi bizler
açıkça biliyoruz ki Allah mutlak kemaldir. Yani eksiksiz ve kâmil-i mutlaktır:
“Noksan sıfatlardan münezzehtir kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan
çevresini kutladığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren, ayetlerimizden bir kısmını ona
da gösterelim diye, şüphe yok ki o, her şeyi duyar, görür”.(İsra 1).
Öyleyse Allah’ın kendini İhlâs suresinde samed olarak
tanıtması da bize bu noksansızlığın yanında “her şeyin” de noksan olarak
kâmil-i mutlak’a muhtaç olduğunu salık vermektedir. Şimdi bu aşamada bir şeyi
derince belirtmek gerekir ki, “samed” isminde “her şey” denir “herkes” değil,
yani burada kâinattaki karanlık bir gecede siyah örtü üzerindeki siyah bir
taşın bile Allah’a muhtaçlığı ifade edilir. Her yaratılmışın noksanlıktan
mutlaklığa karşı bir özlemin bir muhtaçlığın sahibi olduğunun delilidir. Bunun
yanında ne kadar konumuza tam ait bir konu olmasa da kayda değer ve
destekleyici bir veri olarak şeytanın Hz. Adem a.s’ın yaratılışındaki
sözlerinden önemli bir noktayı aktarmak istiyorum:
“(İblis dedi ki:) Gerçek demişti, yüceliğine and olsun ki
onların hepsini azdıracağım, ancak içlerinden, ihlâsa eren kulların müstesna
(Sad 82-83)”.
Burada önemli nokta odur ki, “Samed” Allah’ın ihlâsa
erdirdikleridir yalnız şeytanın azdıramadıkları. İhlâsa erenler yani Salihler.
Bu aşamada ihlâsın elbette insan-ı kâmili işaret ettiği açıkça görülmektedir.
İnsan-ı kâmil ise âşık demektir tüm evvelki açıklamalarımızın da ispat ettiği
gibi. Hakka âşık kulların ancak saptırılamayacağı ifade edilmektedir.
Konumuza geri döndüğümüzde şöyle bir soru sormak
gerekiyor, tüm kâinat hangi açıdan kemale muhtaçtır? Açıkçası belli olmasa da
her şey kâinatta hareket halindedir. Bu bir tekerleğin dönüşünden farklı bir
harekettir. Bu bir taş ile insan arasında da farklıdır. Ancak her şeyin akıcı
olduğunu iddia eden Molla Sadra’nın görüşü 20.yy.da Einstein tarafından
desteklenmiş ve ispatlanmıştır. Ancak bizim bu hareketin fiziksel yapısının,
neden ve sonuç boyutundaki durumundan ziyade demek istediğimiz odur ki, bu
hareket zamanın doğuşunu sağlayan bir gerçekliktir. Yani aslında kâinatın bu
akışı hep daha iyiye doğrudur, bu da kemale doğrudur. Ve her şey geldiği
kaynağa döneceği kıyamet gününde de mutlak kavuşma gerçekleşecektir. Burada bu
bahsi daha fazla ele almaya şüphesiz vaktimiz yoktur. Ancak kısaca söylemek
gerekirse, zattaki her hareket asla menfi olamaz. Bir varlık kendini
mahvedecek/harap edecek bir harekete girişemez, bu “istekli ya da isteksiz
gelin” ayetinde ortaya atılıp “istekli geliyoruz” yanıtıyla desteklenen
süreçtir. Bu açıklamalar ışığında da varlıklar üzerindeki sünnetullaha bağlı
söylemek gerekir ki, varlıklar her türlü illet ve malul ilişkisinde ilahi elin
gölgesi ışığında var olurlar. Bu da ileriki notların şerhinde Allah’ın izniyle
genişçe değineceğimiz gibi “İmam” aracılığıyla olacaktır.
Sözlükçe
İstidlal: Çıkarım
Keşf: İrfana ait bilgi
Zatî: İnsanın fıtratına yani yaratılışına ait,
özsel, tözsel
Arazî: Öze dair olmayıp daha sonradan insanın
elde ettiği özellikler
İllet: Sebep
Malul: Sonuç
Cevherî: Öze ait
Likâ(ullah): Allah’la buluşma.
Sünnetullah: İlahi kanunlar
Rabıta: Aracı, vesile vs…
Huzulî: Aklen elde edilemeyip ancak varlığı kesin
olarak bilinen şeylerin bilgisi.
Allah’ın izniyle notların şerhine devam edeceğiz vesselam…
aşk'a dair kendi savlarınızı beyan ettikten sonra bunarı felsefi istidlallerle desteklemeye calışmanız ve bir nebzede olsa şerhlendirmeniz gercekten takdire değer bir cabaya sahip olduğunuzun bir göstergesidir. Fakat bu felsefi istidlallendirme metodunu izlerken şerhlendirmenizde merhum imam(r.a) şu buyruğuna uyarak;
Istılah ve lafızdan ibaret olan ilim,
Hicap ve karanlıktan gayrı bir yere vardırmadı
Her ne kadar İlahi hikmettir desen de
Aşk kabesine giden yola bir an olsun salmadı… ...
İrfan ulemasınında bu konuyla ilgili görüşlerinede başvurarak bazı istinbatlar yapsanız ve bunları biz okuyucularla paylaşsanız bu kadar emek harcayarak oluşturduğunuz şerhlendirme zannımca bizler icin daha ilgi cekici olacaktır....Allah muaffak eylesin...
#FFFFFF">
hüseyin beheşti
18-01-2009, 12:30:45
#FFFFFF">
sevgili alemdar kardeşim... tavsiyeleriniz için teşekkür ederim ancak imam rahmetlinin söyledikleriyle benim söylediklerimin arasında nasıl bir ayrılık sezdiniz anlamadım. öte taraftan irfan ehlinin sözleri irfan ehline ait değil midir oysa ben bir felsefeciyim ve felsefe de irfan gibi bir araçtır hakikate ulaşmak için. ne irfan bir amaçtır ne de felsefe. bu halde benim araştırmalarım yeni bir platforma aittir. irfan ehlinin sözleri kitaplarda mahfuzdur ben bunları tekrarlamak niyetinde değilim. ben tevhidi/mevzui tefsir metoduyla bir aşk tefsiri yapmaya çabalıyorum. bunun için de kendi istidlallerimi hadis ve ayetler ışığında değerlendiriyorum. irfan ehlinin çıkarımlarını arayanlar o mecrada çok yazı bulacaklardır ancak benim sözlerim felsefenin alanında yürümektir...
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.