Bu sloganların nereden ilham alındığı önemli değil. Önemli olan, İran milletinin 30 yıllık sözleri, sloganları ve talepleri şimdi Ortadoğu’da, Fars Körfezi’nde ve kuzey Afrika’da yeşeriyor ve bu gerçek, yüce Allah’ın, tüm zorluklara katlanarak ilahi doğru yolda çaba harcayan ve mücadele eden mümin İran milletine yardım etmekteki vaatlerinin gerçekleştiğini en açık örneğidir.
2011 yılında Ortadoğu bölgesinde yaşanan halk ayaklanmalarının ardından siyaset ve medya çevrelerinin dikkatini çeken en önemli konulardan biri, bu kıyamların ortak özellikleri, modeli ve amaçlarıydı.
Bu kıyamların ortak özelliklerinden biri, istibdat karşıtı olmalarıdır. Söz konusu ülkelerde yaşayan insanlar uzun yıllar batıya bağımlı despot liderlerin sultası altında yaşadı. Tunus halkının diktatör Zeynelabidin Bin Ali’ye karşı kıyamı adeta bir volkan misali Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn ve diğer ülkelerdeki despot liderlere karşı şimdiye kadar yutulan kin ve öfke ateşini alevlendirdi.
Bu kıyamların bir başka ortak özelliği, İslami oluşlarıdır. Batılı devletler ve onlara bağlı medya organları kıyamları bir dizi ekonomik memnuniyetsizlik veya demokrasi yokluğu gibi etkenlere bağlamak için çok uğraştı. Ancak tekbir haykırışları ve diğer İslami sloganlar ve işaretler, bu kıyamların tamamen İslami öğretilerden esinlendiğini ortaya koydu.
Batılı devletler ve en başta Amerika, Arap ve İslam ülkelerindeki piyonlarına verdiği desteği sürdürememesi ve kıyamların İslami oluşunu ört bas edememesinin ardından yeni bir tutum sergiledi ve söz konusu zorbalık altında ezilen ülkelerin halkları nasıl bir İslam istediği sorusun gündeme getirmeye çalıştı.
Bu süreçte Suudi Arabistan, Türkiye ve İran modeli üç temel model olarak gündeme geldi ve Batı medyası kuzey Afrika’dan Ortadoğu ve Fars Körfezi’ne kadar uzanan bölgede kıyam eden insanların İran İslam inkılabını örnek almadığını telkin etmeye çalıştı.
Kuşkusuz batılı devletler için en iyi seçenek, Türkiye veya Suudi Arabistan’da uygulanan modelin, bölge milletlerinin taleplerinin tavanını oluşturmasıydı. Çünkü bu iki model, Amerika gibi batılı sultacı devletlerin çıkarlarını tehlikeye atmadığı gibi, söz konusu gayri meşru çıkarları güvence altına bile alıyordu.
Türkiye ve Suudi Arabistan, Amerika’nın bölgedeki en yakın müttefikleri sayılıyor. Suudi Arabistan, Amerika’nın Fars Körfezi’nde stratejik müttefikidir. Suudi Arabistan’ın petrol üretimi, petrol çıkarma işinden ihracatına kadar Amerika firmalarca yürütülüyor ve bu ülke aynı zamanda dünyada Amerikan silahlarının en büyük alıcılarından biri sayılıyor.
Şimdilerde de Amerika yönetimi Riyad yönetimini daha fazla petrol çıkarmaya ve ihraç etmeye ve böylece İran’a yönelik petrol ambargosu ile ilgili kuşatma çemberini daraltmaya çalışıyor.
Türkiye’ye gelince, Erdoğan yönetimi bölgede bağımsız hareket ettiğini göstermeye çalışırken, aslında Amerika ile Nato paktında yer alıyor. Türkiye hali hazırda Nato’nun füze kalkanına ev sahipliği yaparken, bir yandan da Amerika’nın Suriye’ye yönelik baskı politikalarında başı çekiyor.
İşte bu yüzden Amerika için Suudi Arabistan veya Türkiye’nin sözde İslami hükümet modeli, halk ayaklanmaları yaşanan ülkelerde nüfuzunu korumak için en iyi çözüm yolu olarak görünüyor. Bu bağlamda Türkiye Başbakanı Erdoğan, Mısır ziyareti sırasında Mısır halkına Türkiye gibi laiklik ilkesine dayalı bir hükümet modeli seçmelerini istedi.
Öte yandan Suud hanedanına bağlı Selefi ve Vahabi örgütlerin Mısır’da ve Ortadoğu ve kuzey Afrika’da yer alan inkılapçı ülkelerde geniş çaplı faaliyet yürüttükleri dikkatlerden kaçmıyor.
İslam tarihine bakıldığında, bu semavi dine sürekli iki sapkın akımın darbe indirdiği anlaşılıyor. Bu akımlardan biri İslam’ı kendi özel çıkarlarına alet eden akımdır. Bu akım ilahi değerleri yanlış yorumlamak, tekelci yaklaşım ve İslam adına sapkın düşünceleri yaygınlaştırmak sureti ile bu semavi dinden kendi emelleri ve despot iktidarları lehine yararlanmaya çalışmıştır.
Günümüzde bu akımın en somut örneği, kutsal topraklarda iktidar olan Suud hanedanıdır. Suud hanedanı İslam’ın ilahi, adalettalep ve zulüm karşıtı değerleri ve öğretilerinden gerici ve bağnaz algılamaları ile pratikte İslam dinini, kendi çıkarları uğruna ve gayri meşru despot iktidarlarını meşru gösterme yolunda kullanmaktadır.
Suud hanedanı bununla da yetinmeyip, petrol dolarları sayesinde İslam öğretilerinden sapkın algılamalarını Amerika’nın sultacı politikaları doğrultusunda kullanarak adalettalep, mustazaf yanlısı ve özgürlükçü İslam’a karşı bir cephe oluşturmuştur. Nitekim El Kaide ve taliban gibi terör örgütleri Suud hanedanının Amerika ve İngiltere’nin casusluk örgütleri ile işbirliğinin ürünüdür. Suud hanedanı bu tür politikaları ile batı kamuoyu nezdinde İslam’ın imajını zedelemiş ve bu semavi dini gerici ve terörist bir din gibi göstermiştir. Ancak ne var ki Amerika ve müttefikleri onca özgürlük ve demokrasi iddialarına karşın Suud rejiminin kendi halkına yönelik despot tutumu ve yine Riyad yönetiminin Taliban ve El Kaide gibi orta çağ kafalı gerici örgütlere verdiği desteğe karşı hiç bir tepki göstermemektedir.
İslam dinine ciddi darbe indiren ikinci akım, başka siyasi düşüncelere ve ekollere karşı kendini kaybeden ve İslam düşüncesini bu tür düşüncelerle bütünleştirmeye çalışan akımlardır. Bu düşüncelerin temelinde dinin milletlerin afyonu olduğu inancı yatıyor ve bu yüzden dinin toplumdan silinmesi veya en azından kişisel bir mesele haline getirilmesi ve toplumun diğer meselelerine karışmasının engellenmesi gerekiyor.
Bu akımın en büyük çabası dini siyasetten ayrı tutmaya ve İslam’ın ilahi ve adalet yanlısı değerlerini arka plana itmeye yöneliktir.
İkinci akımın taraftarları bir çok İslam ülkesinde faaliyet yürütmektedir. Eğer bu akıma da somut bir örnek verecek olursak, Türkiye’yi örnek verebiliriz.
Türkiye’de iktidar Adalet ve Kalkınma Partisi kendi icraatını İslam ülkelerine model olarak göstermek için büyük çaba sarf ediyor. Amerika dışişleri bakanı Hillary Clinton da Türkiye’nin İslam ülkeleri için model oluşturma sürecini destekliyor.
İslam ülkeleri için model olmaya çalışan Türkiye yönetimi eli kanlı rejim İsrail ile siyasi ve iktisadi ilişkilerinin yanı sıra Nato paktında da Amerika’nın yanında yer alıyor.
Gerçekte Amerika, bu ülkenin sultacı politikalarını reddetmeyen İslam’la hiç bir sorunu bulunmuyor ve şimdi de Suud hanedanı ve AKP’nin izlediği İslam’ı inkılapçı milletlere dayatmaya çalışıyor. Aslında Amerika en çok korktuğu ve arka plana itmek istediği İslam, Öz Muhammedi İslam’dır, dünyada her türlü zulme karşı çıkan ve adalet ve özgürlüğü savunan İslam’dır.
İran İslam Cumhuriyeti’nin büyük önderi ve kurucusu imam Humeyni (ra) dünyada Öz Muhammedi İslam’ı ihya eden insandır. İmamın ihya ettiği İslam Amerika’nın Ortadoğu bölgesindeki en büyük müttefiki şahın tahtını devirdi.
İmam Humeyni (ra) İslam’ın adalettalep öğretileri ve ilahi değerlerine dayanmak ve din karşıtı tüm düşüncelere karşı savaş açmak sureti ile iç istibdat ve dış sultaya karşı mücadele etmeye başladı.
İran İslam inkılabı dünyada her türlü sulta ve zulme karşı bayrak açtı. İşte bu yüzden Amerika ve müttefikleri İran’da İslam inkılabı başladığı ilk günden itibaren bu harekete karşı kin ve düşmanlığını gizlemedi.
İran’da İslam inkılabı zafere kavuşmadan önce Amerika yönetimi şah rejimini korumak için tüm çabasını harcadı. İslam inkılabı zaferinden sonra da Amerika yönetimi ve müttefikleri boş durmadı ve İran İslam inkılabına darbe indirmek için her türlü siyasi, iktisadi, askeri ve terör eylemini mubah saydı ve b öylece İran’ın dünyanın zulüm altında yaşayan diğer milletlere model oluşturmasını engellemek istedi.
Fakat Amerika’nın tüm çabalarına karşın İslam inkılabı hemen dünyanın zulüm altında yaşayan milletlerini etkilemeye başladı. Bu inkılabın ilk tesiri Lübnan ve Filistin’de İslam öğretilerine göre direnişin şekillenmesinde ortaya çıktı. Bu bağlamda Filistin’de Hamas ve Lübnan’da Hizbullah hareketini örnek gösterebiliriz.
İran’dan esinlenerek oluşan İslami akımlar korsan rejim İsrail’in yenilmezlik yaftasını çürüttü. Öte yandan son bir yılda Ortadoğu bölgesinde yaşanan halk ayaklanmalarında atılan sloganlar ve gündeme gelen amaçlar, bölge halkının başlattığı kıyamların Öz Muhammedi İslam’dan esinlendiğini ortaya koydu.
İslam inkılabı rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamanei bu konuda şu ifadeyi kullandı: Bu sloganların nereden ilham alındığı önemli değil. Önemli olan, İran milletinin 30 yıllık sözleri, sloganları ve talepleri şimdi Ortadoğu’da, Fars Körfezi’nde ve kuzey Afrika’da yeşeriyor ve bu gerçek, yüce Allah’ın, tüm zorluklara katlanarak ilahi doğru yolda çaba harcayan ve mücadele eden mümin İran milletine yardım etmekteki vaatlerinin gerçekleştiğini en açık örneğidir. İran milletinin sloganları ve mücadelesi, düşmanların tüm komplolarına ve İranofobi politikalarına karşın milletlere ulaştı.
İslam inkılabı rehberi Ayetullah Hamanei İslam ülkelerinde ve özellikle Arap ülkelerinde yaşanan son olayları farklı boyutlarda gerçekleşen gerçek inkılaplar şeklinde niteleyerek şöyle buyurdu:
60’lı yıllarda bazı Arap ülkelerinde bir takım olaylar yaşandı ve 90’lı yıllarda doğu Avrupa büyük olaylara sahne oldu. Ancak bölgede yaşanan şimdiki olaylar ve batıdaki itirazlar zinciri derinlik ve azamet itibarı ile geçmişteki olaylarla köklü farklılık arz ediyor.
Ayetullah Hamanei “Halkın gerçek varlığı, ilerletici ve yönlendiriciliği” ile “Amerika’nın bu olayların meydana gelmesine muhalefetini”, bölgede ve dünyada yaşanan son gelişmelerin geçmişteki gelişmelerle iki önemli farkı şeklinde açıkladı.
Ayetullah Hamanei, Amerika’nın Mısır ve bölgenin diğer ülkelerinde yaşanan olaylara karşı çelişkili tutumuna temas ederek şu ifadeyi kullandı: Gerçi Amerikalılar Mübarek’in yerine demokrat ve halkçı bir elemanlarının olmasını pek istemiyor da değildi, ama bu mümkün değildi, çünkü eğer gerçek bir halkçı, vatansever ve demokrat bu ülkede iktidarın başına geçseydi, mutlaka Amerika ve siyonistlerin politikalarına karşı çıkardı.
İslam inkılabı rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamanei: