"Türkiye, bağımsız bir politika izlemeli"
Bu partiyi mali ve düşünce bazında destekleyen İslami tarikat ve kuruluşlar özellikle yıllardır Amerika’da yaşayan Fethullah Gülen önderliğindeki “nur” cemaati, Erdoğan’ın hükümete gelmesinin ardından kademeli olarak devlet dairelerinde nüfuz sahibi olmaya başladılar. Şu anda neredeyse Emniyet teşkilatlarının tamamı ve Milli Eğitim Bakanlığı onların kontrolü altında bulunmaktadır.
Ekonomik olarak ise devlet imkanlarını da arkalarına alarak Türkiye de çok güçlü bir ekonomik güç oluşturdular ki şu anda laik sermayenin karşısında bile durabilmektedirler. Nur cemaati, mezhebi taassupları olan ve İran düşmanlığı ile tanınan, hatta İran ve Şia siyaseti karşısında Amerika ile bile birlikte hareket eden bir hareket olarak “Adalet ve Kalkınma Partisinin” en güçlü arka bahçesidir.
Türkiye’de parlamento seçimleri haziran ayında yapıldı. Bu seçimlerde öngörüldüğü gibi “Adalet ve Kalkınma Partisi” rakiplerine galip gelerek üçüncü defa ülkede hükümet kurma görevini üstlendi.
Bu konularla ilgili olarak “Dünya Ehlibeyt Kurultayı’nın Avrupa ve Amerika Genel Başkanı ve Türkiye konusunda uzman “Abdurrıza Raşit”le bir röportaj gerçekleştirdik.
Abna: Genel olarak “Adalet ve Kalkınma Partisinin” gücü konusunda neler düşünüyorsunuz?
80 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ve demokrasinin bu ülkede işlemesinden bu yana ortalama her on yılda bir bu ülkede askeri veya laik güçler tarafından bir devrim gerçekleştirilerek devletleri çıkmaz bir yola sürüklemektedir. Sonra tekrar politikacıların mücadelesi ile yeniden demokrasi yoluna girilir. Dolayısıyla Türkiye halkı artık ordunun ve laik güçlerin baskılarından bıkmışlardı. İran’da gerçekleşen İslami devrimin ardından İslami uyanış dalgası tüm İslam ülkelerinde olduğu gibi bu ülkede de etkisini göstermiş ve İslami hareketler çeşitli alanlarda faaliyetlerde bulunmaya başlamışlardı. Özellikle hicaplı kadınların ve onlar için uygulamaya konulan yasaklar, halkı bir İslami partiyi kabul etme aşamasına getirmişti. Adalet ve Kalkınma Partisi, bir taraftan İslami hareketler ve uyanış bir taraftan ise tüm sınıflar için özgürlük ve refah sloganlarını da arkasına alarak ilk genel seçimlerde tam anlamıyla İslami ve özgürlükçü sloganlar kullanarak seçimlerden tam bir zaferle çıkmıştır.
Bu partiyi mali ve düşünce bazında destekleyen İslami tarikat ve kuruluşlar özellikle yıllardır Amerika’da yaşayan Fethullah Gülen önderliğindeki “nur” cemaati, Erdoğan’ın hükümete gelmesinin ardından kademeli olarak devlet dairelerinde nüfuz sahibi olmaya başladılar. Şu anda neredeyse Emniyet teşkilatlarının tamamı ve Milli Eğitim Bakanlığı onların kontrolü altında bulunmaktadır. Ekonomik olarak ise devlet imkanlarını da arkalarına alarak Türkiye de çok güçlü bir ekonomik güç oluşturdular ki şu anda laik sermayenin karşısında bile durabilmektedirler. Erdoğan hükümeti yeşil sermaye denilen bu sermayeyi takviye ederek tam bir iş birliği yapmaktadır. Zira yönetimde kalmak ve laik güçlere direnebilmek için güçlü ekonomi ve kamu yararını gözetmenin gerekliliğine inanmaktadır.
Nur cemaati, mezhebi taassupları olan ve İran düşmanlığı ile tanınan, hatta İran ve Şia siyaseti karşısında Amerika ile bile birlikte hareket eden bir hareket olarak “Adalet ve Kalkınma Partisinin” en güçlü arka bahçesidir. Bunlardan şu neticeye varabiliriz ki bu güç kademeli olarak bu partide kendisine yer edinecek ve gelecekte Erdoğan hükümetinin politikalarını etkisi altına alarak, İslami İran’la sorunlar çıkaracaktır. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç da bu hareketin ateşli savunucularındandır. Bunlardan ayrı olarak taassup sahibi ehli sünnette İran’la Türkiye arasında iyi ilişkiler kurulmasından hoşnut değillerdir. Öteki tarikat ve cemaatlerde bu partinin mali ve hukuki imkanlarından yararlanmaktadırlar. Dolayısıyla İslami bir görüntü, toplum ve devlet organlarında daha çok göze çarpmaktadır, ancak bu görüntüler devleti kutsayan ve onun icraatlarına inan Sünni bir meşreptir. Hatta bu dini tarikat ve hareketler, ileride Erdoğan ve partisi Osmanlıyı yeniden ihya edecek ümidiyle her türlü destekten geri kalmamaktadırlar.
Elbette güçlü bir devlet ve hükümet düşüncesi, politik açıdan farklı düşünseler bile ister İslamcılar arasında ve ister laik güçler arasında ortak bir paydadır.
Erdoğan hükümeti, gücü ele geçirdiği ilk günlerde Avrupa Birliğine girmek için çok çaba sarf etmiş, ancak yılların geçmesiyle neredeyse artık bu idealinden vazgeçmiş gibi görünmektedir veya Avrupa Birliğine katılmak artık bu hükümetin önceliğini teşkil etmemektedir. Bilakis Ortadoğu, Balkanlar ve Orta Asya bölgesinde nüfuz sahibi olmak ilk önceliğini oluşturmaya başlamıştır.
Bu bölgelerde Türkiye’nin liderlik konumunun güçlendirmesi ve güçlü bir Türkiye’nin oluşmasının tahakkuk bulması (acı bir olay yaşanmadan) İran İslam Cumhuriyeti ile bir gerginliğin yaşanmaması şartına bağlıdır. Zira bölgede oluşan tüm mezhepçi bakışlara rağmen İran İslam Cumhuriyeti, İslami devrim hareketlerinin ölçüsü ve sadakati unvanı ile şu anda bile gündemdedir. Bu tarz bakış açısı tüm mutaassıp ve gayri mutaassıp Müslümanlar arasında vardır ve Türkiye de bu kuralın dışında değildir.
Dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi, iki çıkmaz arasında kalmıştır. Yani bu partiye yön veren düşünce gereği İran’la normal bir şekilde ilişkilerin kurulması gerekmekte ve Türkiye’nin liderliği idealinin gerçekleşmesi de İran İslam Cumhuriyetiyle uyumluluğuna bağlıdır.
Bundan dolayı Erdoğan’ın partisi bir taraftan başta nurcular olmak üzere taassupçu dini grupların desteğini alarak onları razı etmek zorundadır. Suriye konusunda İslamcı yazarların haddinden fazla baskıları, devletin beklenmedik bir şekilde tepki göstermesine sebep olduğu gibi. Öte taraftan bölgede kendi menfaatlerini korumak için İran’la uyumlu politikalar üretmek zorundadır. Öyle anlaşılıyor ki bu partinin Ortadoğu konusundaki tepkileri bölgede oluşan İslami uyanış dalgasından kaynaklanmaktadır. Türkiye kendi menfaatlerini korumak için İsrail ve batı aleyhtarı söylemeleri kullanarak bu şekilde müstekbir zorba güçler karşısında bölgedeki cephenin liderliğini yapan, hatta tüm dünyada buna liderlik eden İslami İran’la uyumluluğunu göstermeye çalışmaktadır.
Abna: Bilindiği gibi Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye de çok büyük bir sempati kazanmıştır. Bu partinin faaliyetleri, başarıları ve müspet yönleri hakkında açıklamada bulunur musunuz?
Üçüncü dönem seçimlerinde Erdoğan, elde ettiği başarılara dayanarak 2023 yılının Türkiye’sinin manzarasını betimlemiş; demokrasi, büyük ekonomi, güçlü toplum, kalıcı bir çevre, ticari kentler ve gelişmiş bir ülke bu partinin seçim öncesi üzerinde durduğu seçim vaatlerini teşkil etmekteydi.
Türkiye dışişleri bakanı, Türkiye’nin 2023 yılında dünyanın en gelişmiş on ülkesinden birisine dönüşmesi gerektiğini ve bunun gerçekleşmesi içinde Amerika, İslam Toplumu ve Avrupa Birliği ülkeleri ile yapıcı ilişkilerinin zorunlu olduğunu belirtti.
Türkiye’deki, yapıcı ekonomi politikalarının uygulanmasının ardından bizler Türkiye’de sosyal refahın ve işsizliğin azaldığına şahit olduk. Ayrıca Erdoğan’ın karizmatik kişiliği ve içerideki başarıları da Adalet ve Kalkınma Partisinin sevilmesine sebep oldu.
Ancak Erdoğan Devletinin iki dönem boyunca dış siyaset konusundaki tavırları önemlidir. Bu ülkenin en önemli dış siyaset ekseni şu şekildedir:
Gerilimden uzak politika, ülkelerle işbirliğinin geliştirilmesi, komşularla sıfır sorun, Ortadoğu ülkelerine yatırım…
Türkiye, son seçimlerin ardından bölgedeki gelişmeler konusunda yeni bir rolle sahneye çıktı. Anlaşılan o ki bu ülkenin yöneticileri neo- Osmanizm rüyasını görmektedirler. Recep Tayyip Erdoğan, seçimlerin ardından yaptığı ilk konuşmada kendi zaferini ilan ederken İstanbul kadar Bosna’nın, İzmir kadar Beyrut’un, Ankara kadar Şam’ın, Diyarbakır kadar Ramallah’ın da kazandığını söylemişti. Ve şöyle eklemişti Türkiye Cenin ve Batı Şeria’adan Ortadoğu’ya, Kafkas ve Balkanlardan Avrupa’ya kadardır. Bilindiği gibi buraların tamamı Osmanlı İmparatorluğunun topraklarıydı.
Abna: Size göre Erdoğan Hükümetinin Üçüncü dönemi ile ilk iki dönemi arasında farklar olacak mıdır?
Elbette, Ortadoğu konusunda uzman kişilerinde belirttikleri gibi Erdoğan hükümeti ilk döneminde içerideki ekonomik ve sosyal alandaki çeşitli iç sorunları düzeltmek için uğraş verdi.
İkinci döneminde bölgede aktif bir oyuncu rolüne soyundu ve bazen de çeşitli konularda aktif olarak kendisini gösterdi. Bu dönemde komşularla sıfır sorun teorisini ortaya attı ve işbirlikçi ve yapıcı bir politikayla komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurmayı başardı. Bu dönemde bizler Ortadoğu bölgesinde köklü dönüşümlere şahit olduk. Türkiye devleti de bu dönüşümde rol kapma peşine düştü. Türkiye bu dönemde bölgedeki dönüşüm ve değişimi erken anlamış ve kendi çıkarlarını da göz önüne alarak ağır maliyetlerden uzak durarak kendi politikasını bölgesel gelişmeler üzerine planladı.
Bu ülke, bölgesel gelişmelerle ilgili olarak birkaç yönlü politika yürütmektedir. (elbette genel programı ve önceden belirlenen siyaseti doğrultusunda) Genel bir bakışla bölgedeki değişim ve dönüşümleri savunarak himaye etmekte, lakin bu ülkenin her bir ülkeye farklı bir bakış açısıyla yaklaştığı ve ikili bir politika izlediği ortadadır.
Abna: Adalet ve Kalkınma Partisinin üçüncü dönemdeki politikası size göre nasıl olacaktır?
Adalet ve Kalkınma Partisi, üçüncü dönem seçimlerinden önce Anayasayı değiştirme vaadinde bulundu ve her ne kadar çeçimler de anayasayı değiştirecek çoğunluğu elde edemese de seçimlerden sonra Recep Tayyip Erdoğan anayasanın değişmesi için hiçbir fedakarlıktan ve telaştan kaçınmayacaklarını açıkladı. Bu partinin en büyük engeli kendisini Atatürk ilke ve inkılaplarının koruyucusu olarak bilen ordu ve askerler konusundaki değişiklikti. Bundan dolayı orduda yapılan son değişiklikler, anayasa değişikliği için gerekli olan adım için bir ön mukaddime niteliğinde idi. Bu konu Erdoğan’ın içerideki en önemli hedefi olma özelliğini taşımaktadır.
Türkiye’nin bu dönemdeki bölgesel konulardaki dış politikası aktif ve çatışmacı bir şekilde kendisini göstermeye başladı. Bölgesel konularda uluslar arası gelişmeleri tamamlayıcı aktif ve faal bir görüntü çizmekte. Bu rolün çizgileri Erdoğan ve Davutoğlunun açıklamalarında göze çarpmakta ve bir çeşit dolambaçlı bir dış politika uyguladığı görülmektedir. Örneğin Libya gelişmelerinde Türkiye Libyalı muhalifleri destekleyeceğini açıkladı, halbuki bu ülkenin Libya konusundaki ilk tutumu bundan çok daha farklıydı. Bu ülkenin bu tarz bakış açısı Yemen ve Bahreyn konularında da kendisini göstermektedir. Suriye konusunda ise eleştirici bir görüntü çizmektedir. Yeni dönemde ise yarım bir bakış açısıyla bölgesel diyalog ve istişareleri de savunmaktadır. (elbette bu ülkenin Suriye konusundaki tutumunun müphem ve karmaşık olduğu anlaşılmaktadır)
Genel olarak Türkiye devleti, bölgesel ve dünya genelinde kısa vadeli çeşitli menfaatlerin temini yerine uzun vadeli çıkarların peşindedir ve akıllıca bir politika yürüterek fırsatlardan ve tehditlerden güzel bir şekilde yararlanmaktadır. Hiç şüphesiz bu dönemde Türkiye batı ile klasik ilişkilerini koruyarak Amerika, Avrupa Birliği ve hatta İsrail’le aynı konsültasyonu paylaşarak bölgesel konularda ve uluslar arası arenada aktif bir oyuncu rolünü ifa etme peşindedir. Başka bir ifadeyle bu ülke Ortadoğu’daki stratejik konumunu yükseltme peşindedir.
Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticilerinin Ortadoğu bölgesindeki hücumları bu ülkenin yeni rolünün yürürlüğe konulma operasyonudur ve Türkiye de bunu istemektedir. Türkiye, kendisini bölgesel konularda gücü olan bir oyuncu ve nüfuz sahibi ülkeler arasında arabuluculuk rolünü üstlenebilecek bir ülkeye dönüştüğü düşüncesini vermeye çalışmaktadır.
Gerçekler de bu şekildedir. Uzmanlara göre yeni Ortadoğu denkleminde üç ülke olan İran İslam Cumhuriyeti, Türkiye ve Suudi Arabistan bölgedeki dönüşümlerde en büyük rolü olan ülkeler olarak gösterilmektedir. Elbette bu üç eksen ülkenin yanında İsrail’in rolünü de hafife almamak gerekir.
Buradaki en önemli soru şudur: acaba Türkiye uzun bir süredir arzu ettiği Neo- Osmanizm düşüncesini canlandırabilir mi, veya yeni dönemde kendisi için biçtiği rolü ifa edebilir mi? Ve ayrıca yeni Ortadoğu denkleminde kendisine biçtiği yeni rolün doğrultusunda bu bölgedeki ana oyuncalarla olan ilişkileri nasıl olacaktır? Ve Türkiye ile İran İslam cumhuriyeti nasıl bir yaklaşım sergileyeceklerdir?
Gerçek şudur ki Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’yi yıllardan sonra Avrupa Birliği yerine dış politikasında başka bir bakış açısına yöneltmiştir. Elbette unutmamak gerekir ki Türkiye’nin Ortadoğu bölgesindeki dış politikasının genel ve ana yönü Amerika ve İsrail ile uyum, eşgüdüm ve koordinasyon temeli üzerine kuruludur, ancak Erdoğan çeşitli taktiklerle komşu ve İslami ülkelerle de uyum içinde olmaya çalışmaktadır. Dediğimiz gibi bu ülke ana oyunculardan birine dönüşmek için rolünü arttırma peşinde koşmaktadır…

Türkiye’nin Dış Politikasındaki Çelişki Ve İkileminin Sebebi Ne?
Laik düzene sahip bir ülke, Ortadoğu da ana rolleri ifa etme peşinde koşmaktadır. Bundan dolayı Amerikalılar bu ülkenin liderliğine ve yöneticilerinin bazı muhalif politikalarından endişe duymak bir yana bilakis onu himaye ederek desteklemektedir...Türkiye eğer Ortadoğu’da etkin bir ülke olmak istiyorsa bu yeni dönemde “bağımsız siyaset” peşinde koşmalıdır. Şu anda görülen bu ülkenin Ortadoğu’daki siyaseti Amerika ve İsrail’in takipçiliğidir... Azerbaycan konusunda İran’la Ermenistan arasındaki ilişkiler, Türk düşmanlığı olarak kamuoyuna yansıtılarak propaganda yapılmaktadır. Bu konuda ırkçılık damarıyla saldırmaktadırlar. Ancak maalesef İslami İran bazı maslahatlardan dolayı bu konudaki tüm gerçekleri açıklayamamaktadır… Bir ayı aşkın bir süredir Sünni yazarlar özellikle nur cemaati ve bu harekete bağlı “Zaman Gazetesi” İran ve Şii düşmanlığını Suriye sorununda ortaya atmıştır…
Abna:Anlaşılan o ki Türkiye bölgede aktif ve müessir olmak için İran gibi bölgedeki ana aktörlerle uyum ve işbirliğine gitmeye ihtiyaç duymaktadır. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
İran ve Türkiye Ortadoğu coğrafyasında has bir öneme haiz olan iki ülkedir. Her biri bir diğeri için hayati öneme sahiptir. Türkiye, İran’ın batıyla olan irtibat köprüsü; İran ise Türkiye’nin doğuya açılan irtibat kapısıdır. İki ülke ilişkileri yıllar boyunca inişli çıkışlı olmuştur, lakin son birkaç yılda çok içten ve samimi ilişkiler kurulmuştur. Nükleer enerji konusu ana ilişki eksenini oluşturmaktadır. Halihazırda iki ülke arasındaki ticaret hacmi yıllık 10 milyar doları bulmaktadır. İki ülke ticari ilişkileri istenen bir yerde bulunmaktadır. Bu da bu iki ülkenin samimi ilişkilerini ortaya koymaktadır.
İran’ın nükleer tesisleri konusunda Türklerin müspet bakış açısı iki ülkenin ilişkilerinin gelişmesinde başka bir etken olmuştur. Bu bakış açısının zirve bulduğu nokta ise İran, Türkiye ve Brezilya arasında imzalanan anlaşmadır.
İran ve Türkiye bölgede etkin ve önemli iki ülkedir. Suudi Arabistan ve İsrail gibi bölgedeki iki etkin güce oranla birbirlerine daha yakındırlar. Dış ilişkilerde bir çok ortak noktaları bulunduğundan stratejik ortak olma potansiyeline sahiptirler. Bu ilişkilere derinlik kazandırmak iki ülke için hayati öneme haizdir. İran İslam Cumhuriyeti, bölgede etkin bir ülke olarak İslam dinine dayalı o da siyasi İslam düşüncesine dayalı bir ülke olarak milletler arasında ve İslam ülkelerinin seçkin kesimi tarafından çok önemli bir yer edinmiştir. Öyle ki biz bugün bu düşüncenin İslam ülkeleri arasındaki nüfuzuna şahit olmaktayız. Ondan İslami uyanış olarak söz etmektedirler. Mısır’dan tutun ta Bahreyn’e kadar bölge ülkelerindeki değişimin tümünün düşünce çizgilerinde İran İslam İnkılabı ve İmam Humeyni’nin izleri görülmektedir.
Amerika ve İsrail ise bu durumun farkında olduklarından ve bu uyanışın kapsamından korktuklarından gündem oluşturmak ve değişimin gerçek dışı olduğunu göstermek için başka örnek ve modellerin peşinde koşmaktadırlar. Dolayısıyla bu konu için en münasip ülke Türkiye’dir. Görüntü olarak buna zahiri bir potansiyeli de bulunmaktadır bu ülkenin. Çünkü laik bir düzene sahip bir ülkede İslami bir oluşum yönetime gelerek bağımsız bir seçim yapmış ve ekonomik başarılara imza atmıştır. Dış ilişkiler de ise Ortadoğu da ana rolleri ifa etme peşinde koşmaktadır. Bundan dolayı Amerikalılar bu ülkenin liderliğine ve yöneticilerinin bazı muhalif politikalarından endişe duymak bir yana bilakis onu himaye ederek desteklemektedirler.
Abna:Size göre bu politika başarılı olacak mıdır?
Kesinlikle hayır. Türkiye devleti eğer Ortadoğu’da ana roller peşinde koşuyor ve etkin bir ülke olmak istiyorsa bu yeni dönemde “bağımsız siyaset” peşinde koşmalıdır. Şu anda görülen bu ülkenin Ortadoğu’daki siyaseti Amerika ve İsrail’in takipçiliğidir. Bu birliktelik Suriye konusunda net olarak görülmektedir.
Abna:Ama bizler Türkiye ve İran arasında eskiden beri var olan bir liderlik yarışının olduğunu görmekteyiz, size göre durum nasıldır?
- Evet, bölge liderliği için geçmişten beri Türkiye ve İran arasında bir liderlik yarışı var ve olacaktır da, ancak tarihinde bize şahitlik ettiği gibi iki ülkenin liderlik yarışı güzel ilişkilerle birlikte de yapılabilir. İran İslam Devriminden sonra şayet Türkiye devletinin din karşıtı laik politikalarından dolayı iki ülkenin ilişkileri çok kötü zedelenmişti, ancak Turgut Özal’la birlikte Türkiye ve İran arasında güzel ilişkiler kurulmuş ve Erdoğan’ın yönetime gelmesiyle İran ile Türkiye arasındaki ilişkiler altın dönemini yaşamaya başlamıştır.
Şu anki Türkiye, tüm uluslar arası konularda İran’la tam bir işbirliği yapabilir, ancak coğrafik açıdan üç önemli nokta bu ilişkilere darbe vurabilir ve ilişkilerin bozulmasına sebebiyet verebilir.
Azerbaycan, Irak ve Suriye ülkeleri İran ve Türkiye arasında ortak menfaatlerin olduğu ülkeler. Bu ülkeler İran ve Türkiye ilişkileri için hem iyi bir fırsat hem de tehdit olabilirler. Bir çok dini tahlilciye göre ve özellikle Türk analistlerine göre İran ve Türkiye’nin ilişki ve dostlukları Orta Asya’nın merkezinde yer alan Ortadoğu’yu emniyet adasına dönüştürebilir. Bu meselenin teyidi ise zorba ve müstekbir devletlerin tahlilcilerinin devamlı olarak bu iki ülkenin ilişkilerini bozmak için çaba sarf etmeleridir. Böylelikle bölgedeki menfaatlerini bu şekilde sürdürebilmektedirler.
Zorba devletlerin şer elleri, her ne zaman Türkiye kamuoyunu İslami İran’a karşı tahrik etmek isterse bu üç coğrafi bölgelere dayanarak, bu yolla saldırarak ilişkileri bozmaktadırlar.
Azerbaycan konusunda İran’la Ermenistan arasındaki ilişkiler, Türk düşmanlığı olarak kamuoyuna yansıtılarak propaganda yapılmaktadır. Bu konuda ırkçılık damarıyla saldırmaktadırlar.Ancak maalesef İslami İran bazı maslahatlardan dolayı bu konudaki tüm gerçekleri açıklayamamaktadır. Dolayısıyla İran ve Türkiye arasındaki güzel ilişkilere muhalif olan güruhun en etkili saldırısı İran ve Ermenistan arasındaki ilişkiler konusudur.
Irakla olan eski kültürel ve dini ilişkilere her iki ülkede sahiptir, özellikle Osmanlı padişahlarının Irak üzerinde sulta kurmaları onlara bu ülkenin önceliğiymiş gibi bir hak verdiklerini düşünmekte ve vatan perestlik damarıyla bu konuya yaklaşmaktadırlar. Şöyle ki Türkiye halkı geçmişten beri Irak’ın içişlerine karışma haklarının olduğu iddiasındadırlar, zira bir zamanlar Irak toprakları Osmanlı’ya aitti.
Üçüncü nokta, yani Suriye ilişkileri hem İran ve hem Türkiye için bir iç mesele olarak algılanmaktadır. Öyle ki son olaylarda Türkiye, tüm tahlillere göre iki konu üzerinde durmaktadır. Birincisi Suriye konusu Türkiye’nin bir iç meselesidir. Ve Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etme hakkı vardır. Hatta Türkiyeli ünlü mutaassıp Sünni bir yazara göre Türkiye çok kısa bir süre sonra İsrail’in komşusu olacak ve İran’ın Suriye ve Lübnan’daki nüfuzu en az seviyeye inecektir.
Diğer bir konu ise uluslar arası güçlerin askeri birliklerinin Türkiye ile birlikte Suriye’ye müdahalesinin anlamı şu şekilde açıklanmaktadır ki Suriye’den sonra sıra İran’a gelecektir. Dolayısıyla İran’da Suriye olaylarına kendi iç güvenliği olarak bakmaktadır. Bundan dolayı Suriye konusu İran ve Türkiye ilişkileri için en büyük darbeyi vurabilecek bir uluslar arası konudur. Zira düşmanlar Suriye konusunu bir Şii Sünni meselesine çekmeye çalışmaktadırlar.Elbette bir ayı aşkın bir süredir Sünni yazarlar özellikle nur cemaati ve bu harekete bağlı “Zaman Gazetesi” İran ve Şii düşmanlığını Suriye sorununda ortaya atmıştır. Eğer bu konuda acil bir çözüm bulunmazsa Türkiye ve bölgede mezhepsel ihtilafların yaşanmasına sebebiyet verecektir.
Öyle anlaşılıyor ki birinci olarak İslami İran güçlü ve aktif bir diplomasiyle bölge halklarına Suriye ve bölgedeki gelişmeler konusunda İran siyasetinin mezhebi kaygılardan dolayı değil, bilakis İsrail karşıtı cephenin takviye edilmesi ve direniş hareketlerinin himaye edilmesi yönünde olduğunu açıklamalıdır. Öte yandan değişik ülkelerdeki mezhep tebliğcilerinin Şii ve Sünni topluluklar arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi ve takviye edilmesi için mezhepler arasındaki vahdet hareketini daha da derinleştirecektir.
Aynı şekilde anlaşılan odur ki bölgede yaşanan son olaylarda İslam Cumhuriyetinin diplomasisi, İran siyasetini yeterli derecede açıklayamamış ve Şii din tebliğcisi güçler de maalesef genellikle bu konuda öfkelerine yenik düşerek, Sünni karakterlerin ses tonu gibi aksülamel göstermektedirler.
Abna:Bazıları “nur hareketine” ve onların mezhepsel yaklaşımlarına kötü bir şekilde bakmaktadırlar, sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
- Evet, nur hareketi İran ve Şii düşmanlığı siyaseti ile mezhebi taassubu olan ve hatta İran karşıtlığı konusunda Amerika ile eşgüdümde hareket etmektedir. Bunlardan şu neticeye varabiliriz ki bu güç kademeli olarak bu partide kendisine yer edinecek ve gelecekte Erdoğan hükümetinin politikalarını etkisi altına alarak, İslami İran’la sorunlar çıkaracaktır. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç da bu hareketin ateşli savunucularındandır. Bunlardan ayrı olarak taassup sahibi ehli sünnette İran’la Türkiye arasında iyi ilişkiler kurulmasından hoşnut değillerdir. Öteki tarikat ve cemaatlerde bu partinin mali ve hukuki imkanlarından yararlanmaktadırlar. Dolayısıyla İslami bir görüntü, toplum ve devlet organlarında daha çok göze çarpmaktadır, ancak bu görüntüler devleti kutsayan ve onun icraatlarına inan Sünni bir meşreptir. Hatta bu dini tarikat ve hareketler, ileride Erdoğan ve partisi Osmanlıyı yeniden ihya edecek ümidiyle her türlü destekten geri kalmamaktadırlar.
Elbette güçlü bir devlet ve hükümet düşüncesi, politik açıdan farklı düşünseler bile ister İslamcılar arasında ve ister laik güçler arasında ortak bir paydadır...
Abna:Bölgede yaşanan son gelişmeler ve bölge koşullarını nazara alırsak size göre Türkiye ve Adalet ve Kalkınma Partisinin tutumu nasıl olacaktır?
- Adalet ve Kalkınma Partisi, Recep Tayyip Erdoğan yönetiminde 2011 yılında yapılan genel seçimlerde üçüncü dönemine % 50 gibi bir oyla gelmiş ve hükümeti kurmuştur. Bu şekilde kendi projelerini daha güçlü bir şekilde uygulamaya koymaya başlamıştır.
Erdoğan, Türkiye’nin eski başbakanlarından merhum “Profesör Necmettin Erbakan”ın öğrencilerinden ve onun yetiştirdiği bir siyaset adamıdır. 1998 yılında ordunun post modern bir darbeyle koalisyon hükümetini devirmesinin ardından üstadıyla yollarını ayırdı. Kısa bir süre hapiste yattıktan sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yardımlarıyla anayasada yapılan değişiklikle Recep Tayyip Erdoğan, Adalet ve Kalkınma Partisi’yle birlikte siyaset sahnesine girdi. Ve ilk genel seçimleri kazanarak Türkiye’de İslamcıların yönetiminde bir hükümet kuruldu.
Uluslar arası siyasi topluluk ve kamuoyuna göre kısa bir süre sonra laik güçler özellikle ordu darbe yapacak ve kontrolü ele alarak Erdoğan ve parti yöneticilerini siyaset sahnesinden silecekleri yönündeydi, ancak siyasi analistlerin öngörülerinin aksine Erdoğan ve partisi her geçen gün güçlerine güç katarak ve has bir kurnazlık ve kıvraklıkla kademe kademe laik güçleri zayıflatmayı başardı.
Yılların geçmesiyle bu parti üçüncü dönemini yaşamaktadır. Bu partinin genel siyasetini göz önüne alırsak partinin dört ana eksende başarılarını toplayabiliriz. Bu şekilde partinin gelecekteki siyasetini de hem içeride hem de dışarıda gözlemleyebiliriz.
1- Ordu yönetimlerinden ve taraftarlından bunalan halkın özgürlük zeminesinin sağlanması.
2- Türkiye halkının İslami talep etme ruhiyesi ki geçmişlerinden yani Osmanlı İmparatorluğundan iftihar etmekte ve kendilerini İslam’ın sancaktarı olarak görmektedirler.
3- Ekonomik sorunlar ve Adalet ve Kalkınma Partisinin halkın sevdiği taleplerde bulunması.
4- Başta Ortadoğu da olmak üzere dünyada yaşanan son gelişmeler Türkiye’nin stratejik önemini arttırmıştır.
Abna:Erdoğan’ın Mısır gezisi sırasında şaşırtıcı bir şekilde halka laik bir yönetimi tavsiye etmesini nasıl yorumluyorsunuz?
- Dediğim gibi Türkiye’nin şu anki yönetimi büyük ve karışık iki yolda giriftar olmuştur. Erdoğan ve devlet adamlarının bu dönemdeki çelişkili açıklamalarının sebebi de onların bu şaşkınlıklarından kaynaklanmaktadır.
Gerçekte şöyle söyleyebiliriz ki Adalet ve Kalkınma Partisi, bir kucak sorunla karşı karşıyadır. Batının himayesi ile Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap ülkeleri, batıcı ve Sünni İslam ülkelerinden oluşan bir blok kurmak istemektedirler. Ve Türkiye’yi de bu blokun içine çekmek için çok uğraş vermektedirler. Bu iş için ekonomik silahtan yararlanıyorlar. Zira Türkiye’nin zayıf ekonomisi Arap şeyhlerinin sermayeleriyle canlanmış durumda. Öyle ki Arapların Türkiye’deki yatırımlarının miktarı 100 milyar dolardan fazla olduğu tahmin edilmektedir, ancak Türkiye bu blokta yer almak için çok istekli görünmemektedir. Çünkü Türkiye’nin bu blokta yer alması demek başka bölgelerde olmaması anlamına gelmektedir. Zira bu blok şu ana kadar hiçbir alanda etkin olamamış içi boş bir siyaset üretmektedir. Türkiye de doğal olarak bu hantal oluşumun içinde olmak istememektedir. Türkiye’nin isteği Türkiye, İran, Lübnan, Suriye, Irak ve Ürdün’den oluşan bir blokun teşkil olmasıdır. Böyle bir blok ırk ve mezhep ittihadını da sağlayacak, bölge yoluyla güvenlik ve ekonomik sıkıntılar düzlüye çıkacak ve dünya genelinde etkin bir rol üstlenmiş olacaktır.
Elbette “Kürt asıllı teröristler” sorunu İran, Türkiye, Irak ve Suriye’nin ortak bir sorunudur. Bu sorun ülkeler arasındaki ilişkilerin daha da derinleşmesini sağlayabilir, özellikle Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin derinleşmesinde.
Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme konusu da artık yavaş yavaş günlük meselelerin dışına çıkmak üzeredir. Öngörüler Türkiye’nin Avrupa Birliğine girebileceği yönündedir. Türk devlet adamları da bunun farkında. Dolayısıyla Avrupa’yla güzel ilişkilerini hıfzederek doğuyla ilişkileri güçlendirme peşindeler.
Şu anda –başta Amerika olmak üzere- batı ülkeleri Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerden oldukça kaygı duymaktadırlar. Dolayısıyla iki ülke ilişkilerinin onarılması için oldukça çaba sarf edileceği düşünülmektedir. Elbette Türkiye de ilişkilerin onarılması için meyilsiz değildir, ancak her ne olursa olsun Türkiye bu fırsatı kaçırmak istememektedir. Fiilen bozulan bu ilişkilerden İslam ümmeti arasındaki konumunu güçlendirmek için en güzel şekilde yararlanmak istemektedir.
Abna:Türkiye’nin batının tuzağına düşmemesi veya Siyonistlerin oyunlarına gelmemesi için neler yapılabilir?
- İslam Cumhuriyeti, Türkiye ile kültürel, ekonomik, turistik ve üniversiteler arası güzel ilişkilerini derinleştirebilir. Bununla Amerika ve Siyonistlerin uğursuz rüyalarının karşısına geçebilir. İran toplumundan Türkiye’ye; Türkiye toplumundan da İran’a dini ve siyasi bir bakış açısının verilmesi çok güzel faydalar sağlayabilir.
Öte yandan bu ülkedeki 20 milyonluk alevi ve Şia nüfusunun bulunmasından dolayı eğer güçlü bir Şii merkezi orada tesis edilirse, ehli sünnet toplumuyla yakınlık bağları kurularak kapsamlı bir ilişki kurmayı başarırsa bu Müslümanların ve İslami hareketlerin yararına olacaktır.
Abna: Bu durumda Dünya Ehlibeyt (a.s) Kurultayı ve İslam Mezheplerini Yakınlaştırma Kurumu gibi dini ve mezhebi aktif kuruluşlara ne gibi görevler düşmektedir?
- Dünya Ehlibeyt (a.s) Kurultayı ve İslam Mezheplerini Yakınlaştırma Kurumu şu ana kadar çok büyük ve değerli görevleri üstlenerek başarılar elde etmiştir. Bu kurumlar, kritik günlerden geçtiğimiz bugünlerde de elinden geldiği kadarıyla meydana inmeli ve bölgede tutuşmakta olan fitne ateşini söndürmelidir.
Abna:Bize vermiş olduğunuz bu fırsattan dolayı abna adına teşekkürlerimizi sunuyoruz.
ABNA.İR