Güzel bir yolda olduğumu düşünüyorum. Ne görüp ne yaşayacağım üzerine akıl yürütmek hiç âdetim değildir. Daha çok hissetmeyi tercih ederim. Kaldı ki akılla kıyas yapanların sonu hep hüsrandır. Ama bir yolcunun temiz yüreğiyle yol aldıkça yanımda bir kişinin daha yürüyeceğini biliyorum.
İmam Humeyni Havaalanı’na indikten sonra...
17 Temmuz gecesi İmam Humeyni Havaalanı’na indikten sonra Tahran’da bir otelde kaldık. Sabah ilk iş İran Şah’ının da bir süre yaşadığı Sadabad Sarayı’nı gezdik. Kaç dönüm arazi üzerine kurulmuş yemyeşil bir saray. Sarayın içerisindeki müzelerdeki halılar İran’ın en güzel halıları olmalı. Şah bu kadar iyi yaşarken halkın durumunu merak ediyorum. Konuştuğum insanlar Şah zamanında daha rahat ve bolluk içinde olduklarını söylüyor. Anlamaya çalışıyorum…
Ertesi gün Selçuklular döneminden kalma eserlerin bulunduğu Rey şehrini gezdik. Rey’de Tuğrul Bey Kulesi çok güzel bir mimari örneği. Tuğrul Bey’in kabri de burada. Rey’in ardından Kaşan’daki Fin Bağı’na gittik. Tüm gezi boyunca mimarisiyle en görkemli yerlerden biriydi Fin Bağı. Meşhed’den sonra İran halkının sıkça ziyaret ettiği Kum’a geldik. İmam Humeyni’nin evi, yedinci İmamın kızı Hazreti Masume’nin kabri ve Cemkeran Camii’nin bulunduğu Kum şehri beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. İmam Sadık’ın ‘Bizim haremimiz Kum beldesidir’ dediği şehre birçok Müslüman akın ediyor. Hazreti Masûme’nin kabri, Kum halkının göz bebeği olmuş, kadın ziyaretçiler bu görkemli türbenin içine girebilmek için bu kadar güzel bir mekâna yakışmayacak şekilde birbirlerini itekleyip, eziyorlar. Bir hac kalabalığı var. Kum şehrinde sosyal hayat İran’ın diğer şehirlerinden daha farklı. Şehrin tarihi boyunca yaşanan olayları hatırladığımda bu sıkılığı anlıyorum. Girişte bize verilen çarşafları giyiyoruz. İran’da çok fazla turist olmadığı için yabancı olduğumuz hemen anlaşılıyor. Konuştuğumuz İran’lı bir kadın Türk olduğumuzu söylediğimizde bize çok yakın davranıyor. Bizim onları tanıdığımızdan daha çok tanıyorlar bizi. Dillerini bilip, biraz da güneşte yanınca bir Türk’ün İran’da yaşaması hiç de zor değil.
Nakş-ı Cihan
İsfahan için söylenen meşhur deyim “İsfahan dünyanın yarısıdır.” Yol boyunca rehberlerimizden bu sözü sıkça duyduk. İsfahan “ordu” anlamına geliyormuş. Aslı “Sipahan”. İsfahan’a yeni gelen herkes öncelikle çarşısını ve nehrini gezermiş. İmam Meydanı [Nakş-ı Cihan Meydanı] diye adlandırılan bu yerde birçok dükkân var. Meydanın dört tarafı sütunlarla çevrili. Bir tarafında Ali Kapısı, bir tarafında Şeyh Lütfullah Mescidi var. İran’da öğlen birden yaklaşık dörde kadar eczaneler dâhil çoğu yer kapalı olduğundan alışveriş yapmak için sabah ya da akşam vakitlerini tercih ediyoruz. Burada çok güzel İran halıları, çiniler ve üzerine istediğiniz gazeli yazdırabileceğiniz giysiler bulabiliyorsunuz. İran’da herkes şiire çok ilgili. Zaten okuma oranları bizden daha ileride. Öyle bir ülke düşünün ki; gençler sevdiklerine Hâfız’dan, Sâdî’den ve Mevlâna’dan beyitler ezberleyip okusun.
Siose Pol Köprüsü
İmam Meydanı’nın diğer bir tarafında bulunan İmam Camii akustiğiyle beni büyülüyor. Rehberimiz elindeki bir kâğıdı Mescidin ortasında salladığında dalga dalga bir sesin yayıldığını duyuyorum. İsfahan’ın en güzel yerlerinden biri de “Siose Pol Köprüsü”. 33 sütunlu bu köprü İsfahan’daki tarihi köprülerden sadece biri. İran’daki kuraklık nedeniyle köprülere su akışı engellenmiş. Köprünün önceki halini göremediğim için biraz üzgündüm. Ama sonra fark ettim ki; bir zaman suyun aktığı yerde şimdi ayağımın altında kumların kaydığını duya duya yürümek, denizin içinden yürüyerek geçmek gibi bir şeydi. O da bize nasipmiş. Tadını çıkardım. Akşam olunca köprünün altındaki çayhanelerde geleneksel İran müzikleri çalıyor. Ve gün boyu İranlı erkekler yanık sesleriyle köprünün bir köşesinde durup kimseye aldırmadan şarkı söylüyorlar.
Sallanan minareler
İsfahan’da “Kırk Sütun” (Çehel Sütun) adında ağaçlar içerisinde bir yapı var. Aslında burada yirmi tane sütun var. Bu yirmi sütun havuzun üzerine düştüğünde kırk sütun oluyor. Gün bitmeden “Sallanan Minareler”i de gezdim. Minarelerin sallanmasından daha çok oradaki insanların “heyli ecibi” sözleri dikkatimi çekti. Görevli minarenin birini salladığında ikinci minare kendiliğinden sallanmaya başlıyor. İsfahan’da kaldığım son günlerde bir Zerdüşt tapınağına tırmandık. Zerdüştler cenazelerini dağın doruğundaki ateşkedeye çıkarırlarmış. Terleye terleye, dinlene dinlene o dağın zirvesine çıktık. Zirveden aşağıya baktığımda koca bir şehir ayaklarımın altındaydı. Gördüğüm manzara harika idi.
Ateşkededen sonra dağların arasında unutulmuş, bir pazar pikniğe gelmiş gibi olduğum “Âbyâne”, eğer bir gün İran’da yaşamaya karar verirsem aklımda gelecek ilk yerlerden biri. Suyu bol, insanı güzel, mistik bir yer. İki haftaya yakın kaldığım İran’da gezdiğim son şehir İran’ın güneyindeki Şiraz’dı. Burada beni bekleyen yer İrem Bağları idi. Birbirinden farklı çiçek ve balık türlerinin olduğu, duvarlarında Ferhat ile Şirin’e dair süslemeler bulunan yemyeşil bir bağ. Daha girişte kokusu başımı döndürdü.
Persepolis
Bu cennet bağından sonra Taht-ı Cemşid’e doğru yol alıyoruz. İran halkının atalarına ait en eski izler Şiraz’da bulunan Persepolis antik kentinde yer alıyor. İranlılar buraya kendi mitolojilerindeki bir kahramandan esinlenerek Taht-ı Cemşid demişler. Buraya gün batımına yakın geliyoruz. Benim gibi İstanbul Üniversitesi’nde Fars Dili okuyan bir arkadaşımla Persepolis’in sırtını döndüğü tepeye çıkıp güneşin batışını seyrediyoruz. Büyük İskender’in yakıp yıkmasına rağmen koca bir şehir duruyor karşımızda. Saatlerce bıkmadan izleyebileceğimiz bir manzara. Düşünmek ve yazmak için birebir. Bir gün öncesinde Hâfız’ın ve Sâdi’nin kabrini ziyaret etmiştik. Bugün de Persepolis’te oturup, Hâfız’ın “Kaybolan Yusuf döner Ken’ân’a bir gün gam yeme!” gazelini okuyoruz. Persepolis’te bir gazelle güneş batıyor. Eve dönüyoruz.
Sevâl Günbal-Dünyabizim .com