Bu makale için bir önsöz yerine kısa bir not düşmeyi yeğlerim.
“Veda Haccı ve Kadir-i Hum” konusunda bugüne değin bir çok eser hazırlanıp, okuyucularına ulaştırılmıştır. Ama bazen bazı noktalar dikkatlerden kaçmış ya da yazarın kalemi ağır olduğundan okuyucu tam olarak konuyu kavramakta zorlanmıştır.
Az sonra okuyacağımız bu hikaye türü yazı, değerli büyüklerimizden olan Şehit Sadr’ın kızkardeşi Şehit Bint ul Huda’nın “Hastanede görüş” ya da Felsefe tarihi üzerine başarılı bir roman-hikaye özelliğine sahip Norveçli üniversite öğretmeni Jostein Gaarder’ın yazdığı “Sofin’in dünyası” adlı eserleri gibi, okuyucuya anlatılmak istenenleri bir hikaye üslubuyla sunmaktadır.
Amaç sadece bir kitleye değil; 7’den 70’e herkese olmalıdır.
Hasan BEDEL
Kantinde Bir Saat
Zil çalmış ve İlahiyat Fakültesi öğrencileri yavaş yavaş sınıflarından çıkmaya başlamışlardı. Az önce biten İslam tarihi dersi, biraz hareketli geçmiş ve öğrenciler de hala sınıfta konuşulanları tartışıyorlardı. Levent Ahmet’e dönerek;
- Oooo Ahmet, bakıyorum da sınıfta hocayla bilgi yarışmasına giriyorsun?!
- Yooo neden yarışacakmışım ki; ben sadece her zaman atlanan ve hatta hiçbir zaman değinilmeyen yerleri dile getirilmeye çalıştım.
- Benden sana bir arkadaş tavsiyesi, o hocayla fazla tartışma, adamı sınıfta bırakır söylemiş olayım.
- Ne yazık, doğrularını savun ve sınıfta kal!
Bu arada Olcay Ahmet’e;
- Yaa neyse Ahmet, sen şu olayı bir anlat bakalım, ben tam olarak
anlayamadım.
- Peki, o zaman sessiz, sakin bir yere gidelim.
- Levent sen de bizimle geliyor musun?
- Tabii ya severim heyecanlı yeni bahsleri!
Az önce biten İslam tarihi dersinde öğretmen, Peygamber efendimizin Veda Haccını anlatmış ama Hz. Muhammed’in (saa) Hz. Ali’yi yanına çağırarak söylediği sözleri yüzeysel ve kendine özgü yorumlarıyla geçiştirmişti. Bunun üzerine Ahmet de öğretmene itiraz ederek, olayların tam da sizin anlattığınız gibi cereyan etmediğini ve böyle önemli bir konunun bu şekilde örtbas edilmesinin yanlış olduğunu dile getirmişti. Tabii bu tartışma ders zili çalana kadar devam etmiş ve Olcay gibi bir kaç öğrencinin aklında soru işaretleri bırakmıştı.
Ahmet, Olcay ve Levent beraber fakültenin bahçesindeki kantine indiler;
- Evet beyler ne içeriz?
- Ben bir kola alayım.
- Levent sana zahmet bana da bir ayran.
- Eeee nerede kalmıştık?
- Sen Veda Haccı meselesini anlatacaktın ve bu arada, o sınıfta dediğin Gadir-i Hum muydu neydi, o konuyu da anlat…
- Tabii, ama önce şunu belirteyim, Gadir-i Hum, Peygamber efendimiz Hazreti Muhammed’in (saa) Veda Haccı sonrası o büyük konuşmayı yaptığı yere deniliyor. Yani Gadir-i Hum diye ayrı bir konu yok, o sadece konuşmanın gerçekleştiği mekânın adı. Ama olayı en başından anlatsam daha iyi olur sanırım. Hz. Muhammed (saa) diğer Müslümanlar gibi o seneki Hac görevini yerine getirmiş ve Mekke’den on binlerce hacıyla beraber Medine’ye doğru geri dönmeye başlamıştı.
Hicri 10. yılın 18 Zilhacce günü Mekke ve Medine arası Cuffe yakınlarında, yani yaklaşık Mekke’ye 200 km. uzaklıkta bir dört yol olan Gadir-i Hum, kuzeyden Medine’ye, doğudan Irak’a, batıdan Mısır ve güneyden Yemen’e bağlanan ve günümüzde, genelde Hac için hava yolunun tercihi nedeniyle o eski hareketliliğini yitirmiş ve kullanım dışı kalmış ama zamanında, önemli bir su birikintisine sahip, bir nevi son buluşma noktası konumunda bir yerdir.
Peygamber efendimiz de, ömrünün sonunda ümmetine genel bir vasiyet bırakma niteliğinde bir hutbe icra etmek istemiştir bu mekânda.
Hz. Peygamber, bu açıklama için en iyi zamanı seçmişti. Çünkü eskiden günümüzdeki gibi haberleşme ağı yoktu. Bu günün dünyası bir büyük köy misali interneti, televizyonu, gazeteleri, telefon ve birçok haberleşme aracına sahip ama o zamanlar bir yere haber yollanmak istenildiğinde, zamanın en hızlı aracı olan atlı posta ile ve istenilen yere giden bir kervanla emanetler, mektuplar yollanır, haberler ulaştırılırdı.
İyi bir zamanlama dememden kasıt; son Veda Haccında birçok etraf ülkeden, Mısır, Filistin, Şam, Yemen yani o günün İslam toprakları içinde olan her yerden hacılar gelmiş ve bu en iyi tebliğ ve posta aracı olmuştur. Ayrıca o zaman Gadir-i Hum’da toplananların sayısı 120 bin kişiye kadar aktarılıyor kitaplarda ama bu onların hepsinin Hac’dan geldiği anlamına gelmiyor. Çünkü stratejik bir konuma sahip olan Hum, diğer kafileler için de bir mola yeri statüsündeydi yani daha önce de dediğim gibi sadece Hac’dan gelenlere has bir mekân değildir.
- Evet, Peygamberimizin bu yeri seçmesi gerçekten çok güzel bir karar.
- Ben de aynı kanıdayım, zaten onun için biraz uzun anlattım Gadir-i Hum’un coğrafi konumunu. Hz. Muhammed (saa) tam bu yere geldiğinde yanındakilere, ilerlemiş olanların geri dönmesi ve geride kalanların acele edip buraya toplanmaları emrini verir. Tabii şunu da belirteyim, Tarih kitapları o zamanın hava koşullarını şöyle nakletmektedir; Havanın sıcaklığından, kimisi şalını ıslatıp başına atmış, kimisi yere, ayaklarının altına sermişti. Peygamber için iki ağaç arası alelacele derme-çatma bir gölgelik hazırlanmıştı. Ayrıca bazıları, etraftaki kayaların üzerine oturmuş, bazıları da ayakta durmayı yeğlemişti. Yani tüm bu koşullar göz önünde bulundurulacak olunursa, gerçeken de Nebi Muhammed (saa) halka çok önemli bir mesaj verecektir.
- Peki, Ahmet, neden Peygamber tüm anlatacaklarını Mekke’de anlatmadı?
- Şu var aslında, Hz. Muhammed (saa) normalde Hac ziyareti bitiminde Mekke’de kalacaktı ama Allah’ın emri ile Medine’ye doğru yola koyuldu ve ardından yolda şu ayet nazil oldu;
«يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللهَ يَعْصِمُكَ مِنْ النَّاسِ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ»
(Ya eyyuhar resul belliq ma unzile ileyke min rabbik ve in lem tef’al fema bellaqtu risaletehu…)
“Ey Peygamber! Rabbinden sana ineni eksiksiz (halka) ulaştır. Ve bunu gerçekleştirmessen O’nun risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni halktan (gelebilecek her türlü tehlikeden) korur...” (Maide 67)
En büyük görevi Yüce Allah’ın mesajlarını halka bildirmek olan Peygamberimizin, bu gelen Allah emrini halka iletmek zorunluluğu Hac’da değil de Gadir-i Hum’da böyle bir konuşma yapmasına neden oldu.
Bu arada Levent söze girer;
- Amma olmuştur hani, düşünsene hacılar tam evlerine gidip ailelerine kavuşmayı hayal ederken, o cehennem gibi Arabistan sıcağında Peygamberin konuşmasını beklemeye başlamışlar.
- Tabii büyük bir ihtimalle dediğin gibidir ama iki cihan efendisi Hz. Muhammed (saa) hakkında inen “وَمَا يَنْطِقُ عَنْ الْهَوَى” “Ve ma yentiku a’nil heva” “(O) kendisinden birşey söylemez” (Necm 3) ayetini unutmamak gerek. Çünkü kendisinden üstünlük beklenen bir peygamberin, abes bir eylemde bulunması düşünülemez.
- Ahmet! Şu ana kadar olan gelişmelerden ben Peygamber’in, halka anlatacağı konunun çok önemli bir mesele olduğunu anlıyorum.
- Gerçekten öyle Olcay, Hz. Muhammed (saa) Maide suresi 67’den sonra uzadı uzadıya çok kapsamlı ve hemen hemen tüm İslami konulara değinen bir konuşma yaptı. Zaten buraya kadar sınıfta öğretmenle benim aramda hiç bir sorun da olmadı. Asıl konu bundan sonra başlıyor. Konuşmanın devamında Hz. Peygamber halka ; Ben sizin hepinizden üstün değil miyim? diye sormuş ve topluluk da; Evet! diyerek Hazreti peygamberi onaylamışlardır. Ardından şöyle buyurdu; “من کنت مولا فهذا علي مولا” (Men kuntu mevla fe haza Ali mevla!) “Ben kimin önderi isem, Ali de onun önderidir!”
- Tabi ya, zaten sınıfta da sizin tartışma bundan sonra başladı. Hoca, Ben kimin dostu isem, Ali de onun dostudur! demişti. Yani olay şu şekilde oluyor, burada ki kilit kelime “Mevla”.
- Evet, zaten çok anlamsız olur yüzbini aşkın insanın o uygunsuz hava şartlarında beklemesi, peygamberin uzunca bir konuşma yapması ve hepsinden ötesi şu inen ayete bir dikkat edelim, bakın Yüce ne buyuruyor; “وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ” (Ve bunu gerçekleştirmessen O’nun risaletini yerine getirmemiş olursun.) yani Allah sırf Ali’yi halka dostum diye tanıtmazsan 23 sene zarfında yapmış olduğun tüm çabalar boşa mı gitti demek istemiştir. Bunu bir arkadaşım güzel bir örnekle açıklıyordu; “Peygamberin bu örneği aynı namaza benzer, sen kalk abdestini al, tüm namaz öncesi gereksinimleri yerine getir ve namaz içinde okuyuş ve teleffuzlar olsun, tüm namaz içi vacip ve müstehaplara dikkat et ama namaz sonunda selam vermeden öylece kalk git, namazın batıl olur... Peygamberin risaleti de aynı buna benziyor, Gadir-i Hum’da verilen görevi yapmazsan, tüm 23 senen boşa gitmiş olur!” Akla biraz ters düşmüyor mu bu?
- Evet ama...
- Bir önceki cümlesinde “Elestu evla bikum…” derken üstünlüğü kastediyor ama, nasıl oluyorda “Men kuntu mevla” da arkadaşlığı? Acaba bir tezad yok mu burada?
Olcay söze karışır ve şöyle der;
- Hadi farzedelim “Mevla” dost manasında kullanıldı, ama şu varki herkez Hz. Ali’nin Peygamberin dostu olduğunu, aralarından su sızmadığını biliyordu, yani bir nevi sen haklısın Ahmet, bunun böyle bir durumda değinilmesine ne gereği var ki?
Ahmet konuşmasına devam eder;
- Bakın isterseniz size, kendi dilimizden “Mevla” hakkında bir kaç örnek vereyim.
- O nasıl olacak?
- “Mevla” kelimesinin gerçek harfleri nedir?ل-ي و- Ve-Le-Ye, değil mi?
- Evet.
- Türkçemizde kullanılan kelimeleri bir kontrol edelim o zaman; “Mevlana Celaleddin Rumi” derken ne kastediliyor? Arkadaşım Celaleddin Rumi değil herhalde!? Efendimiz olarak kullanılıyor Mevlana burada. Başka bir örnek vereyim, öğretmen öğrencisine “Yarın okula velin gelecek!” derken, sen hiç mahalle arkadaşını götürdün mü okula velin diye?
- Yooooo!
- İşte burada da Veli’den kasıt, sözlüksel manası olan “Küçük çocukların halinden mesul kimse, Sahip, Malik, Muhafaza edendir.” Hatta Allah’ın isimlerinden biri olarak da kullanılır. Ya da başka bir misal verilecek olunursa; aynı kökten olan “Vali” “İstanbul valisi yeni projeler peşinde.” Yani şöyle mi denilmek isteniliyor, “İstanbul dostu yeni projeler peşinde.” Yooo, sözlükler bunu şöyle alıyor; “Vali, bir ilde hükümeti temsil eden en yetkili yönetim görevlisi.” Örnekler oldukça çoktur.
- Evet, Veliaht da Ve-Le-Ye kökünden gelir haklısın Ahmet.
- Tabii, onun da sözlük manasına bakacak olursak; Bir hükümdarın ölümünden veya tahttan çekilmesinden sonra tahta geçmeye aday olan kimse olduğunu görürüz. Aynı şekilde “Velayet” o da; Sulta ve otorite anlamında. Ve kilit kelimemiz “Mevla” da; Efendi, Sahip, Malik olarak beyan edilir lügatlarda. Yani bunlar en kapsamlı kullanış şekilleridir. Bunların yanı sıra, Hessan bin Sabit’in Hz. Muhammed’in konuşmasının bitimi ardından okuduğu şiir de,