Seneler boyu otoriter diktatörlük yönetimlerin pençesinden kurtulamayan Sudan birçok kez savaşlara, kuraklığa, kıtlıklara, kardeş kavgalarına sahne olmuştur.
Toprak genişliği bakımından Afrika’nın en büyük ülkesidir. Yüzde 95'i Müslüman olan nüfusun büyük bir kısmı açlık ve sefalet içinde yaşamaktadır, ükenin resmi dili Arapçadır, yüzölçümü 2 milyon 506 bin kilometre kare toprakların yüzde 98'i kuraklık iklimlerin etkisi altındadır, o alanlarda hemen hemen hiçbir şey yetişmez, ancak güney den kuzeye doğru uzanan Nil nehri kıyılarında yer yer yeşillik alanlar mevcuttur, nüfusun yoğun olduğu o bölgeler de bağımsızlık yıllarından bu yana daha çok Arap kökenli halkın yerleşik olduğu bölgelerdir, çeşitli etnik guruplardan oluşan 41 milyon nüfusu topraklarında barındıran Sudan'ın komşuları: Mısır, Libya, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo, Uganda, Kenya, Etiyopya ve Eriterya, ayrıca ülkenin doğusunda yer alan Kızıl deniz kıyılarında 600 kilometrelik sahil şeridi vardır, resmi statüsü İslam Cumhuriyeti olan Sudan'ın başkenti Hartum’dur.
Sudan, petrol sevdası ve para hırsı ile milletleri parçalara bölen, onları aç susuz bırakan batılı emperyalist devletlerin zulmüne uğrayan Afrika devletlerinden sadece bir tanesidir. Bugün Irak'ta, Afganistan'da işlenen vahşetlerin daha beterleri işlendi bu ülkede.
Her ne kadar aya ilk ayak basan Amerikalı olmuş ise, Sudan'a ilk ayak basan İngiliz’dir. 1898 yılında İngilizler Lord Kitchener komutanlığında Sudan'da Mehdi, yani halefi yönetimine son vermek için geniş çapta bir güç gönderdi. Maksat oradaki sözde diktatörlüğü durdurmaktı. O diktatör'de Muhammed Ahmad ibn Abdullah’tı. Bu adam ülkesinde batı sömürüsüne şiddetle karşı çıkıyordu. Tek arzusu halkı bilinçlendirmek ve onları bir araya getirip batılıları ülkesinden kovmaktı. Muhammed Ahmad aynı zamanda kendisini Hz. Muhammed'in soyundan geldiğini yani halefi konumunda olduğunu iddia ediyordu. İngilizler bunu bir propaganda malzemesi olarak kullandı ve oradaki Şii ve Sünni halkları bir birine kışkırttı. Ancak esas amaç Mehdi yönetimini devirmekten öte, kuzey ve doğu Afrika'daki İngiliz hâkimiyetini daha da genişletmekti. İngiliz'lerin yöredeki sömürü macerası, daha doğrusu koloni etkinlikleri daha evvel Mısır'da başlamıştı zaten. Mısır'dan sonra o bölgede İngilizlere direniş gösteren tek ülke Sudan kalmıştı. Ayrıca Sudan'ın ortasından geçen Nil nehri çok önemliydi İngilizler için. Nil nehrine hakim olmakla doğu Afrika'da artan direnişleri bastırma girişimleri büyük ölçüde kolaylaşacaktı, bu yüzden Nil nehrinin stratejik önemi büyüktü.
1899 yılında Mehdi yani Halefi rejimi devrildikten sonra İngilizler Mısır'la birlikte Sudan'ın yeni yönetimi konusunda ortak anlaşma yaptılar. Bu anlaşma Anglo- Mısır-Sudan adı altında 1956 yılına kadar fiilen devam etti. Ancak ülkenin güneyinde yaşayan azınlıklar arasında kavgalar durmamıştı. Üstelik Mısır'daki baskılardan kaçıp Sudana ve diğer komşu ülkelere yerleşen Arap kökenli halkın sayıları git gide artmaya başlamıştı. Kaçan insanlar zaman, zaman o ülkelerde Şii, Hıristiyan ve Sünni kavgalarına karıştılar. Daha sonra bunların arasına ülkede ikinci büyük azınlıkta olan Tinkalar da karıştı. Diğer taraftan İngilizler kurdukları yeni yönetimle bir başarı elde edemediklerinin farkına varmışlardı. Kavgalar arasında özellikle batılı Hıristiyan misyoner ve işadamlarından can kaybı artmaya başladı. İngilizler bu sefer Fransızları da devreye sokmak istediler, Fransızlar bu tekliflere pek sıcak bakmadılar.
Toplumsal huzursuzluk ve kargaşalar Sudan'da bir süre böyle devam etti. Daha sonra 1920 ve 1930 yılları arasında Sudan'da yeni kutuplaşmalar oluşmaya başladı. Bir tarafta batı karşıtı, milliyetçi muhafazakâr akımlar, bir tarafta Mısırı destekleyen daha doğrusu batı'dan beslenen, hali vakti yerinde olanlar... Bu halklar arsında büyük silahlanmalar oldu. Ülkenin doğal kaynakları, petrol kuyuları yağmalandı. 1952 yılında uluslararası baskıların da etkisinde kalarak İngiltere Sudan'a kısmen bağımsızlık vaatlerinde bulundu. O açıklamayı hemen seçimler izledi ve kısa adı UMMAH olan İslam demokrat partisinin yönetim kadrosunda tekrar Mehdi soyundan gelen "Seyyid Abdurahman el-Mehdi" başbakan olarak görev aldı. Rahman el-Mehdi hem yarı Sudan kökenli hem de Mısır'ın o dönemdeki başbakanı olan Muhammed Naguib'in akrabası olarak biliniyordu. Bu yeni başbakan Sudan'ı tamamen Mısır'la birleştirme özlemi içindeydi ancak onun hükümet dönemi de uzun sürmedi.
Ve neticede 25 Mayıs 1969'da yönetime bu sefer general Jaffar Muhammed Numeiri el koydu. Muhammed Numeiri ülkede siyasi partilerin hepsini yasaklandı. Daha sonra orduda bölünmeler baş gösterince Numeiri yeni bir sol parti kurulmasına müsaade etti. Bu partinin adı "Devrimci Komando Partisi" idi. Bu parti Sudan'ın yeni ismini "Demokratik Sudan Cumhuriyeti" olarak dünyaya ilan etti. Yeni isim alan Sudan, eski Sovyetler Birliği ve Arap dünyası ile münasebetlerini geliştirdi. Ülkede artan Rus etkisini azaltmak amacıyla İngiliz ve Amerikalılar bir başka General olan Babiker el-Nur Osman’ı galeyana getirip 19 Haziran 1971'de yeni bir darbe yaptırarak ülkeyi tekrar yeni bir çıkmaza sürüklediler. Ülkede eşine rastlanmayan şekilde kan döküldü. Nil nehrine atılan binlerce siyah cesetler komşu ülkelerden bembeyaz şekilde toplandı. Zaman zaman olaylara karışan Amerikalılar, ülkede 10–15 Amerikalı öldü diye kocaman ülkeyi haraca kestiler ve borç senetleri ödenmedi diye ülkenin petrol gelirlerine el koydular.
Zaten açlığın, yoksulluğun, kuraklığın içinde kıvranan ülke ekonomik bakımdan tamamen iflas etti. Dünya bu vahşetlere hep sessiz kaldı. Sudan dünyada işlenen insanlık ayıbının, hayal kırıklığının başülkesidir. Normal şartlarda bu ülkede şimdi 70 milyon insan yaşaması lazımdı. Yani aradan geçen 115 yıl içinde 30 milyon insan kayıp olmuştur. Şimdiki Afganistan ve Irak'ta yaşanan olaylar bunların yanında küçük kalır. Artan trajik olayları bastırıp dünyanın dikkatlerini başka yerlere çekmek için bir yandan da uçaklarla havadan un torbaları atıldı. Birleşmiş Milletlerin kamyonları ülkede zaman, zaman yiyecek dağıttı. Televizyon kameraları dünyaya sadece bunları görüntüledi, esas olayların gerçek yüzü dünyaya gösterilmedi.
1983 yılında daha radikal bir yönetim yeniden Sudan'a hükmetmeye başladı. Bu yüzden güneydeki Hıristiyan azınlıklar tekrar ayaklandı, bu sefer kendini "Devrimci İslam Örgütü" şeklinde ilan eden yeni bir grup ortaya çıktı. Orduya islamcı akımlar girdi. Paniğe kapılan Numeiri ülkede sözü geçen ruhani liderleri, şeyhleri devreye soktu, fakat başarılı olamadı... Kendilerine Devrimci İslam Örgüt adını veren örgüt üyeleri zorla yönetim kadrosuna girdiler. Örgütün lideri Mahmud Muhammad Taha tutuklanıp idam edildi. 1983 yılı sonunda Numeiri kendisini molla ilan etti. O İran’da olduğu gibi yeni bir şeriat sistemi kurmak istiyordu. Ancak bu inandırıcı gelmedi, halk onu daha çok devrimci komunist olarak tanıyordu. Sürekli taktik değiştiren Numeiri'nin yaptığı son hamleler ülkede İslami yönetimi tamamen ikiye böldü, karşı cepheye savurduğu tehditler ülkede yeni bir kargaşa ortamı yarattı,
1984'de ardı arkası kesilmeyen grevlerin ardından borç almak için Amerika'nın yolunu tutan Numeiri'i dönüşte yeni sürprizler bekliyordu. Aslında Amerikan bankaları ona borç vermek için çağırmamışlardı... Numeiri tuzağa düştüğünü çok geç anladı.
Amerika'dan döndüğü gün yönetime el koyan general "Abdurahman Muhammed Sivar el-Dahab", Numeiri'nin Mısır'a sürgün edilmesini açıkladı. Mısır'a yerleşen Numeiri'nin parti teşkilatı tamamen fes edildi. Başa geçen yeni cunta rejimi general Siwar el-Dahab'ı yeni başbakan olarak atadı. Bunun görevi ülkede var olan bütün partileri, aşiret reislerini, ruhani liderleri, kısacası halkı temsil eden bütün kurumları davet edip ülkede yeni bir barış ve huzur ortamı tesis etmekti ve neticede başardılar. Bütün liderler bir araya toplanıp oy birliği ile mayıs 1986'da eski DUP partisinden Ahmad Ali el-Mirgani Cumhurbaşkanı, ve ülkede ılımlı tavırlarıyla tanınan, ve değişik görüşlerde insanları bir araya getirme konusunda oldukça başarılı olan Mehdi lider, Sadık al Mehdi adında yeni bir başbakanı göreve getirdiler. 1988 yılında yeni hükümet ile güneyde sürekli ayaklanan Hıristiyan ve Tinkalar arasında bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşma uzun sürmedi. 30 Haziran 1989'da yeni bir askeri darbe yapıldı. Ömer el-Beşir adında bir general ülkede yapılan anlaşmaları hiçe sayarak barış konusunda sarf edilen o kadar emekleri bir kenara atarak siyasi partilerin hepsini yasakladı.
"Milli kurtuluş ve Devrimci Komandolar" adı altında 15 generalden oluşan konsey, yeni bir yönetim sistemi ilan etti. Halk sokaklara döküldü, balta satır gibi eline kesici aletleri alan azınlıklar arasında çatışmalar tekrar alevlendi. Kendisini aynı zamanda Cumhurbaşkanı ilan eden General Ömer el-Beşir, o çatışmaları birkaç gün içinde bastırabildi. Ülkede çok kan döküleceğini anlayınca önceki yayınladığı yasakları tamamen geri çekti ve yeni bir seçim takvimi ilan etti. Şeriat kanunları konusunda ilk başta esnek davranan general el-Beşir yönetimi ülkede kalıcı bir barış sağlayamadı. 1991 yılında yeniden kurulan milli güvenlik kurulu daha önce yarım kalan şeriat kanunlarını yeniden yürürlüğe koymak istedi. 1993 yılında el-Beşir rejimine yönelik yapılan çeşitli darbe girişimleri başarılı olmadı. 2000'li yıllara kadar devam eden el-Beşir dönemi boyunca güney Sudan'da yaşayan azınlıklarla yapılan bütün anlaşmalar kuzeydeki dindar gruplar tarafında sabote edilince, güneyde tırmanan şiddet ve iç savaşlar ülkenin batısında yer alan Darfur bölgesine de sıçradı. Artan kuraklık ve susuzluk nedeniyle 2000'li yılların başlarında Sudan'da yeni bir savaş dalgaları patlak vermeye başladı. 2003 yılında doruk noktaya ulaşan iç savaş ve kuraklık yüzünden Sudan'da resmi kayıtlara göre 300 bin insan hayatını kaybetti.
Darfur Savaşları
Sudan'ın batısında yer alan ayrıca Fur'ların memleketi olarak bilinen Darfur toprakları, bundan 200 yıl önce köle ticaretinin yapıldığı bölgelerden bir tanesiydi. Darfur, milat'tan önce Afrikalı kökenlerden Daju ve Tungur kavimlerinin yaşadığı önemli bir bölge idi. Doğa inançlarına mensup Afrika zencilerinin kutsal saydıkları topraklar 1874 yılında İngilizlerin yardımı ile Mısır tarafından işgal edilmişti. O dönemlerde İngilizler Mısır'lı sultan Muhammad Ahmad'ı buraya tayin ettiler. İngilizlerin esas amacı Sudan'daki Arap kökenli Müslümanları bu bölgeden uzak tutmak ve daha sonra Darfur'u Sudan topraklarına katmaktı, ancak yapılacak daha çok iş vardı İngilizler için. Çünkü Sudan henüz daha alınmamıştı, daha doğrusu Darfur'dan Nil nehrine ulaşmak için Sudan'ı bir an önce İngiliz egemenliği altına almak gerekiyordu. Afrika'nın diğer bölgelerinden buraya getirilen kölelerin Nil nehri üzerinden dünyanın diğer ülkelerine teknelerle dağıtım yapılıyordu. Aynı zamanda burada çok kıymetli maden ve petrol yatakları çıkınca İngilizler bu bölgeyi de Sudana katmak istediler. Bu kararlara karşı çıkan sultan Muhammed Ahmed, 1916 yılında İngilizler tarafından öldürülünce Darfur resmen Sudan'a katılmış oldu. 1956 yılında Sudan bağımsız olunca İngilizler Darfur'u resmi olmayan üç bölgeye ayırıp bağımsızlık verdiler. 490 bin kilometre kare topraklardan oluşan Darfur'da 3 buçuk milyon insan yaşıyordu, kuzeyde "Samallar" Güneyde "Janublar" ve Batıda "Garplar" olmak üzere üç özerk bölgeye ayrılan Darfur bölgesi resmi özerklik statüsüne ancak 1994 yılında kavuşabildi.
Çat ve Libya'ya komşu olan Darfur bölgesinde iki ayrı özerklikte zengin petrol kuyuları çoğalmaya başlayınca İngilizler tekrar bu bölgeye el atmak istediler. Garp'ların yoğun olduğu Abjei bölgesinden inşa edilen petrol boru hatları Sudanın içinden de geçerek kızıl denize ulaştı. Ancak 2004 yılında bu bölgede yeni çatışmalar çıkınca İngilizler hala sömürdükleri bölgeleri kaybetme korkusuyla İngiliz yanlısı Garp ve Janup halklarını silahlandırıp Sudan’daki Müslüman halklara karşı kışkırttılar. Sudan’ın içinden geçen boru hatları Şii ve Sünni Müslümanlar tarafından zaman zaman sabote edildi. İngiliz Shell firması büyük maddi kayıplar verince güneydeki Hıristiyan halkın Kuzey Sudan'a olan nefreti daha da arttı. Güney ve kuzey arasında kanlı savaşlar başlayınca Sudan hükümeti tarafından desteklenen guruplar Darfur bölgelerine füze saldırısı yaptı. Buna son derece sert tepki veren İngiliz hükümeti Birleşmiş Milletleri devreye soktu. Her ne kadar savaşın adı etnik çatışma olarak dünyaya yayılsa da 2004 yılında Darfur'da çıkan kanlı savaşların başrol oyuncusu İngilizler ve Amerikanlar idi. Bilindiği gibi Amerika körfezde hem Irak'la savaşıyor hem de Afganistan'da batı karşıtı olan Taliban rejimini devirmek istiyordu. Bir de Sudan araya girince bu sefer Sudan'daki dindar gurupların, hem Filistin’deki Hamas'a hem de Afganistan'a sığınan Bin Laden'e yardım ettiklerini yaydı. Böylece Sudan halkı bitmek tükenmek bilmeyen yeni savaşların içine tekrar sürüklendi.
Kesin rakamlar olmamakla birlikte 2003 ve 2005 arasında Sudan'da yaklaşık 300 bin kişi hayatını kaybetti. Rakamları hem uluslar arası af örgütü Amnesty international hem de dünyanın çeşitli yardım kuruluşları doğruladı. Kuraklık, açlık, doğal afetler ve Mehdi hareketinden İslam devrimlerine kadar yaşanan süreçte ölen insanların sayısı bu rakamlar arasında zikredilmemiştir. 1956'da birleşik krallıktan ayrılıp bağımsızlığını kazanan Sudan aslında 200 yıl boyunca gerek toplumdaki cehalet yüzünden gerekse batılı emperyalist devletler yüzünden insanlık ayıplarına sahne olmuştur. Batılılar bir ülkeye bağımsızlık tanısalar bile kendi çıkarları için o ülkenin yakasını bırakmazlar. Zira bağımsızlık bazı ülkeler için kâğıt üzerinde kalmış anlamsız bir ifadedir.
Gezmek.org